Amerika’nın buhran yılları. 1940 – 1980 yılları arasında bu konunun işlendiği roman ya da film mutlaka en az bir ödül almıştır. Konu çok gerçektir, yakın tarihtir. Amerika’nın ta kendisidir. Birazcık buhran çıksa hemen dönüşebilecek halidir. (krizsel gönderme)
Türkçe’ye Atmları da Vurururlar adıyla çevrilen They Shoot The Horses Dont They isimli film işte bu buhran yıllarından inanılmaz bir enstantaneyi gözlerimizin önüne seriyor: Aslında izlemeyi bilen gözler ve anlamayı bilen beyinler için günümüzün buhranlı dünyasına da inanılmaz göndermeler var.
Bir adamla bir kadın bir dans maratonunda tanışıyorlar. Maratonun amacı herkesten daha fazla dans etmek ve olayın sonunda ayakta kalan tek çift olmak. Oyunun sonunda ayakta kalacak olan kişi 1.500 dolar kazanacaktır ki bu para o zamanın Amarikası’ndaki buhran içinde inanılmaz bir paradır.
Filmin ana karakteri Jane Fonda, partneri hastalandığı için oradan geçmekte olan Michael Sarazzin ile dans etmeye başlar. Bir salondan çıkmadan haftalarca sabahtan akşama kadar yapılacak bir dans yarışmasıdır ya bu… Bir şekilde hapishane göndermeleri yapılır filmde bol bol. Dansçılar bir canavar düdüğüyle dinlenmeye gider, bir canavar düdüğüyle gelir.
Dans ederken insanların yorulması yetmez bir de sona kalan üç çiftin eleneceği koşu yarışları düzenlenir. On dakika boyunca salonda yapılan koşu, filmin orijinal ismine yapılmış bir göndermedir aslında. Bu yarış sırasında çekilen sahneler, yönetmen Sydney Pollack’ın seyirciyi rahatsız etmek için hayata geçirdiği bir kurgu mudur bilinmez. Ama filmi kaç kez seyredersem seyredeyim herseferinde kötü oluyorum bu sahnelerde.
Bu arada dans yarışması boyunca aşk, kin, nefret, kıskançlık… Kıscası insan hayatının içinde varolan bütün kötülükler su yüzüne çıkar. Filmin içinde inceden işlenmiş yan unsurlar inanılmazdır: Örneğin yaşlı bir denizci tiplemesi vardır ki size bahsini ettiğim yarış sırasında Jane Fonda’nın sırtında sürüklenirken ölür.
Filmin yine en rahatsız edici karakterlerinden biri Susannah York’un canlandırdığı artist olmak istemiş şuh kadın karakter. Başta bu kadına çok fazla içinin ısınmasına engel olur yönetmen. Ancak sonra hikaye kadını mağdur durumuna düşürür. Örneğin bu kadının arada annesinin kendisine verdiği elbiseyi anlamsızca aramasına kafayı yemek olarak bakarız, öyle sanarız. Ama sonra bu elbiseyi gerçekten aslında yarışmayı düzenleyenlerin aldığı ortaya çıkar. Bunun sebebi ise kadının prenses gibi görünmesidir. Ki kadının prenses gibi olması yanlıştır, yarışmanın mantığına aykırıdır. Yarışmayı seyretmeye gelenler oradaki adam ve kadınların sefalet içinde yaşamasını seyretmeye gelmektedir. Prenses gibi olanlar yarışmanın düzenleyicisi tarafından asla hoş görülmez.
Yarışm
anın düzenleyicisi filmin en acayip karakteridir aslında. Gig Young bu kadar iddialı filmin içinde bu karakteri canlandırarak çok şeyler uman film yapımcılarının edindikleri tek Oscar ödülünü, en iyi yardımcı oyuncu ödülünü getirmiştir. Filmdeki adıyla Rocky, hayatın kötülüklerinin vücut bulmuş halidir. Hinlik ve hainlik ondadır. Kadınları zor durumda bırakıp onlarla yatmak ondadır. Ama bunları çok kötü yürekli olduğu için yapmaz, aslında hayatın kendisi kötüdür, buhranlı yıllarda yaşanmaktadır ve o da bu çarkın doğru zamanda doğru yerde duran kendi işini pislik adına da olsa çok çok iyi yapan bir ferdidir.
Hayatı küçüklüğünden itibaren şerefsizlikler üstüne kuruludur. Bunu da bizzat onun ağzından öğreniyoruz. Hikayede hikaye anlatan Rocky, küçükken sahte şifacı olan babasıyla şehirden şehire gezdiğini, babasının onu mahsustan iyileştirerek halktan para kopardığını anlatır. Ama bu hikayenin sonunda en büyük detay gizlidir ki filmin de ana cümlesi budur aslında: “Halkın inandığı babam değildi bendim aslında.”
Rocky sürekli ana ve yan karakterlerle konuşurken aslında onları yaptığı kötü şeylerin sebeplerine ikna etmeye çalışmaktadır. Seyirci bunu anlar mı bilemiyorum. Ama yönetmen içten içe neredeyse seyirci ve Rocky karakteri arasında bir empati kurulmasına aracılık etmeye çalışır. Rocky Jane Fonda ile konuşurken “Bu bir yarışma değil, bu bir şov” der. Evet işte bu cümle filmi başından sonuna kadar özetlemektedir. İnsanlar onu anlamazlar, ama aslında anlamalıdırlar, bu onların suçudur.
Filmin sonunda Rocky Fonda’ya erkek karakterle evlenmesinin şovuna katkıda bulunacağını söyler ve bu evlilik karşılığında para önerir. Fonda paranın tamamını almak istiyordur. Rocky, her şov sahibinin yapacağını yapar ve eğer bu gerçemkleşmezse, Fonda yarışmayı kazansa bile para elde edemeyeceğini belirtir. Bu noktada Fonda partneriyle birlikte dışarı çıkar. Güneşe doğru intihar etmek ister ama beceremez. Assisted Suicide adı verilen kavramı kullanarak, intihar etmek için partnerinden yardım ister. Partneri inanılmaz bir soğuk kanlılıkla bunu kabul eder. Polisler geldiğinde genç adama bunu neden yaptığını sorarlar. Adam belki de yorgunluğun verdiği saçma sapan soğuk kanlılıkla “atları da vurmazlar mı” diye çevirebileceğimiz “They shoot the horses dont they” cümlesini kuruverir.
Filmin başta da söylediğimiz gibi bugün yaptığımız biri bizi gözetliyor, bizi bizi düdüklüyor, yemekteyiz, pop starız, çocuk starız, alayına starız yarışmalarına inanılmaz göndermeleri var. Bunun 1969 yılından görülmüş olması enteresan. Diğer taraftan bugünkü yarışmaların bu filme bakarak esinlenmiş olma ihtimali de beni rahatsız etmiyor değil.
Sonuçta atları da vururlar, herkesi vururlar. Yeter ki yeterince şov malzemesi olsun…