Feed on
Posts
Comments
10 Mayıs 1999 günü Milliyet bünyesinde yaptığım ama gazeteye yansıtamadığım, benim yerime başkalarının imza attığı bir haber vardı. O zamanki yazı işleri müdürüm bunu milliyet gazetesinde sütunlara taşıdı. Gurur duymuştum. Being There filmini bir kez daha sevmiştim. Kendimi “çensi” gibi hissetmiştim. Ne günlerdi

Kavakçı ve bir ‘güven’ ordusu
Salim ALPASLAN

       Hal Ashby sıradışı bir yönetmen. 80′li yıllarda Peter Sellers’i oynattığı “Merhaba Dünya” şaheserinde safça bir adamın Amerikan siyasetine damga vuruşunu, bunun trajikomik öyküsünü anlatıyordu.
       Sonraları çok çeşitlemesi yapıldı aynı öykünün. Belki hikayeyle hiç ilgisi yok, ama afişteki şu slogan gazetecilik mesleğini en iyi anlatan sözlerden biriydi: “Onu buradan elde etmek işin yarısıdır, orada olmak hepsi.” Bu ifade insanın damağında nasıl da tat bırakıyor!
       Gazetecinin her şeyi “orada” başlar; haberin olduğu yerde. “Orada” olduysanız, “burada” da gazete bir başka devinim kazanacaktır.
       Milliyet “orada” olmanın gazeteciliğin kendisi olduğunu, ancak muhabirleri oradaysa, gerçeği oradakilerle paylaşıyorsa, “burada” güvenilir olabileceğini biliyor; oradakileri buradakilere aktarmanın lezzetini tadıyor, tattırıyor.
       Yazı işlerinde, haber servislerinde ertesi günün hedefini belirleyen formatlar, yarına dönük fikirler, gündem maddeleri baş döndürücü hızla ivmelenirken fizik kuralı devreye girer:
       Muhabirler kırkında saza başlayıp kıyamette çalanların, öğüt hayretmeyen arsızların, şeytanın maskarası cahil sofuların, imam feneri gibi döndükçe dönenlerin peşine düşer.
       Geçen hafta Türkiye bir provokasyonun daha sarmalına yakalanıyorken projektörler de Kavakçı’nın serüvenine çevriliyordu. Ve ipi göğüsleyen Serhat Ayan oldu.
       Serhat’ı, internet sayfalarından anımsayacaksınız. Gazetenin ağır işçilerinden biri o da. Gün boyunca defoları düzelten, onlarca hatayı, yüzlerce haberi, gündemin tansiyonunu yakalamaya çalışan Murat, Ercüment, Celal, Tahir, Volkan, Cem, Kadri, Uğur gibi yazı işleri ustalarının yanında yetişen bir mutfakçı…
       Türkiye, onun internet labirentlerindeki inatçı sörfü sayesinde Hamaslı kongrede atıp tutmalara ve nihayet eski eşe giden yolun krokisine ulaştı.
       Bu rota Washington’daki Yasemin Çongar ve İstanbul’daki Yalçın Çınar’ı Dallas’ta buluşturdu. “Haberi buradan elde eden” Serhat, “oradaki” Yasemin’le Yalçın’ın işine pek imrendi belki, ama takım ruhuna çentik atmanın keyfini sürdü hafta boyunca.
       Türkiye, ABD yeminiyle TBMM andı arasında met - cezir yaşayan türbanın çalkantılı öyküsünü Milliyet’ten okudu. Gazetesinin çarpıtmayacağını, doğru yazacağını bilerek okudu. Gönül maskarası monistlerin, ancak dokuz ocak yıktıktan sonra bir ocak yapabilenlerin, ihtirası zekasından önde giden siyasi mevtaların ve politik entrikaların aleti olmayacağına güven duyarak okuduğu gibi okudu.
       İşte Milliyet Ailesi, “Basında Güven”in 49. yılında da bu keyifle, alçakgönüllü kucaklaşmada bütünleşti bir kez daha. Alınterini meslek aşkına katık edenler ve şu kısacık ömrün koca 30, 25, 20, 15, 10 yılını dürüstlüğün helal yoluna akıtanlar ödül aldı o gece.
       Milliyet, yüz binlerce okurla bütünleştiği gecenin anı fotoğrafını güven belgesi olarak sunarken çok gururluydu o gece.

Bookmarklanan site

Hemen herkes sitesine ve istatistiklerine baksın… Bu sitenin host edildiği Doruk.Net’in süper bir hizmeti var istatistik tutmak gibi… O istatistikler diyor ki bu siteye gelen adamların yüzde 17’si siteyi sıkça ziyaret edilen sitelerinin arasına koyuyor, bookmarklıyor. İnsanın ağzında hoş bir tad bırakıyor. Allah herkese böyle bir tadı yaşama keyfi versin inşallah

Kitap mitap…

Bugün kitabın birinci ayı doldu sanırım. Eğlenceli bir işmiş kitap çıkarmak. Herkes bir müstehzi bakıyor size. Kimin dost kimin iğrenç baktığını anlamanın tek yolu romancı olmak. Anlatılır gibi değil.

“Eskiden neden romancılar her hafta bir kitap yazmazlar ki abi” derdim. Bunun cevabını almış bulunuyorum. Zira romancılar kitaptan gelen parayla yaşayamadıkları gibi ceplerindeki paranın da kitaba gitmesini engellemeye çalışıyorlar. Bu anlamda da daha çok çalışmak zorundalar.

Yurt dışında bu olay nasıl gelişiyor bilmiyorum ama Türkiye’de “kestik lan Ermenileri” deyip Nobel almadığın sürece nefesin kokar romancılıktan…Gönül isterdi ki sabahtan akşama kadar oturduğum yerden roman yazayım, ayakta yazayım, gelen para da beni beslesin… Nerdee?

Sizlerle roman yazınca neler oluyor konusunu irdelemeye devam edeceğiz. Çok komik çook

Ne yazık ki sevgilerin boyları, türleri ve renkleri çok değişiktir.
Etrafınızda arkadaşlarınız tarafından beğenilip onaylanmış, ailenizin sevip yanınızda görmek istediği kızlar kırmızı başlıklı kızlardır. Böylesi aşklarda kırmızıdır.
Bir de, bir anda bir çift çocuksu bakışa sahip göze takılmak vardır ki bunlar mavidir.
Kırmızı köşedeki boksörlere hayatınızı tek kalemde emanet edebilirken, mavi köşedeki sessiz kıza sadece, beyninizin slow şarkılarla yıkanmış gizli romantik köşelerindeki el ele tutuşmalarını, gazete kâğıtlarına sararak gizlice uzatabilirsiniz.
Aşk mavidir ve kırmızı çoğu zaman kurtarmamaktadır.
Renk körü olan insanlar, herkesin bildiği gibi kırmızı ve maviyi ayıramamaktadırlar.
Bu kişiler kırmızıyı mavi sanıp peşinden büyük bir tutkuyla giderek hayatlarını harcarlar. Bu durum filmin sonuna kadar filmin güzelleşmesini bekleyen ve sonunda hayal kırıklığına uğrayanların durumudur.
Maviyi kırmızı sananlar ise ellerindeki son model bilgisayarlarla ceviz kırmaya çalışanlardır.
Bir hayal, ona ulaşılamadığı sürece güzeldir.
Genelde kadınlar hoş ama renk koru yaratıklardır. Renk körlüğü vücuda en az terli terli içilen soğuk su kadar zararlıdır.
Dünya üstündeki sizin dostunuz olan kalp mütehassısları sürekli size tek eş, tek arkadaş hatta sürekli aşk önerirler. Bunun sebebi, onların mantıklarının bir kalp üstünde iki aşkın birden var olmasını kavrayamamalarıdır. Oysa ki bir kalp üstünde bilmem kaç tane kapakçık, içinden gecen bilmem kaç litre kan vardır. Ayrıca sıradan kalpli bir insan bile ayni anda hem vatanını, hem ülkesini, hem de kırmızı kutulu meşrubatını sevebilmektedir.
Ben renk ayrımlarını ilk kez, geri sayımın ortalarında yağmurlu ve siyah beyaz bir günde fark ettim. İnsanlar arasında mini etek, kısa kol ve birbirlerine çamur sıçratma modası hakimdi. İnsanlar kafalarını eğdikleri için gökkuşağının renklerini sadece su birikintilerinden seçebiliyorlardı. O sırada yağmurun iri damlaları üstüme tenezzül etmemekteydi.
Bu arada ben, kolumda kırmızı başlıklı kız konuşlandırılmış olduğu halde, beynimin en bastırılmış köşelerine nişan alan gözlerle karşılaştım. Bir an acaba beni sever miydi diye düşündüm?
Hemen sonra bilgisayar çağında mucizelere pek rastlanmadığı aklıma geldi.
İnsan kolaylıkla engin maviye veremez kendini. Atamaz kendini giden geminin ardından, serde kırmızı vardır. Zaten yanına gider gitmez konuşulan ilk kelimede kaybolur mavinin büyüsü.
Beraber olmayı teklif etmek zaten kolay değildir, çünkü soru eki ve mi ayrı mı yazılır bunu bilemezsiniz böylesi durumlarda.
“Haydi bu son yeniden başlayışım olsun” şeklinde kandırmaya çalışırsınız kendinizi, yemez.
Hem sonra çılgınlar gibi sevmek fiilinin geniş zamanı var mıdır ki? Gelecek zamanda kullanırken ne kadar dikkatli olabilirsiniz ki? Başınızdan onunla ilgili bir şey geçmese bile, sık sık onu ilk gördüğünüz yere ihtiyaç duyarsınız.
Bu arada kırmızı başlıklı kız boş durmamakta ve size sorular sormaktadır: “Sevgilim senin gözlerin neden böyle başka tarafa bakıyor? Sevgilim senin ağzın neden bu kadar suskun? Sevgilim senin kulakların neden beni duymuyor?”
Bu tedirgin sorular silsilesini “O BENİ ETKİLEDİĞİ İÇİN” şeklinde cevaplayamazsınız, böyle cevap verilmez. Çünkü bu aralar kendinizi Pinokyovari bir şekilde dört kapılı gardırop yapılmayı beklerken, ipsiz bir kukla olmuş yarı hammadde gibi hissedersiniz. Etrafınızda sizi insana çevirecek bir peri ya da insancıl düşünce yoktur. Trene bakar gibi gözlerinizi uzaklara kaçırırsınız, uzaklarda,güneşin ufukta kaybolduğu bir yerlerde siz de kaybolur gidersiniz.
Tanrıya inanır mısınız? İlk bakışta aşka inanır mısınız? Bir kızın çok yakınlarına kadar yaklaşıp ona bakamamaya inanır mısınız? Peki o kız için hayatımın geri kalanını çöpe atardım desem bana inanır mısınız?
Aniden gördüğünüz çocuksu gözler yakışıklı prensten daha mı kuvvetlidirler ki hiç öpmeden uyandırırlar sizi uykunuzdan? Tek eş, tek aşk, tek kadın kelimelerini öyle çok sarf etmişsinizdir ki, tükürdüğünüzü yalayamazsınız.
Birileri sizi anlamaya çalışacaklar. Ancak o kadar yorgun olacaksınız ki, onlara neyin ne olduğunu anlatamayacaksınız. Belki son gücünüzle fısıldamaya çalışacaksınız, ancak kimsecikler fısıltınızı duyabilecek kadar yaklaşmayacaklar size. Başınıza kötü bir şey gelirse “biz sana dememiş miydik” diyecekler. Bunu da siz duymayacaksınız.
Mavi bazen dışarıda yağan yağmurdur.
Geceleri kırmızı başlıklı kızla geçirilen saatlerde, yağmurun sesini duyarsınız. Size yağmur yağmadığı söylenir. Bulutların hormonal bozukluğu olan romantiksiz şekillerinden bahsedilir size. Yağmur gökkuşaksız karanlıklar içinde durduktan sonra bile, konuşulanlara, dostlara, kurallara ve yasaklara rağmen elinizi cama koyduğunuzda yağmuru hissedebilirsiniz. Bu açık açık söylenmedikçe kimsede alerji yapmaz ve kimseyi kaşındırmaz. Gözlerinizde biriken yaşların etraftaki insanlar tarafından fark edilmemesi için odanın içinde hemen o anda yağmasını dilersiniz.
Mavi rengi taşıdığından haberi olmayan kişilerle kalabalıkta yalnızlık yaşarsınız. Beraber oturduğunuz masaya adını ya da gözlerindeki ifadeyi kazımak istersiniz. Şansızlık bu ya, yanınızda bu iş için yapılmış konvansiyonel bir alet yoktur.
Güneş denize vurmakta, deniz güneşe vuramamaktadır.
Kendinizi tıpkı antika saatler gibi hissedersiniz. Tikdüze, takdüze, tekdüze… İçinizde sürekli zararsız bir akrep taşıyor ve asla rahat edemiyorsunuz. Aynı milin etrafında saatler, günler ve seneler boyu dönüp duruyorsunuz.
Ya bir gün yalnız kalırsam sorusu değildir kırmızı başlıklı kızı bırakmanıza engel olan… Ancak yine de mavi sürgün adına yalnız kalmayı göze alamaz insan. Sonuçta kırmızı başlıklı kızınız siz atla deseniz, kısa bir yolculuktan sonra Amerika Empire State Building binasından atar kendini.
Böyle bir insanı değil aldatmak, şaşırtmak bile gelmez insanın içinden.
Sonuçta mavi ne kadar güzel olursa olsun bahaneler bulmaya başlarsınız.”Sonuçta o da karbon bazlı bir yaratık” dersiniz.
Sonuç olarak kırmızı başlıklı kıza telefonda sevdiğinizi söylersiniz.
Oyuncaklarınızı, hayallerinizi, anlık sevgilerinizi bir kenara atar ve yeni oyunlar arayışına girersiniz.

 

Bu yazıyı 1994 - 95 yıllarında özel bilgisayarıma yazmıştım. Oradan çalıp okuyan bir arkadaş bunu rahmetli Duygu Asena’ya gönderdi. O da bu yazıyı zamanının Kim dergisinde yayımlamak istedi ve ardından 2 sene boyunca birlikte çalıştık. Sonradan yazıyı internette buldum. Altına çalan çırpan eşşoğlueşşektir yazmadığım için herkes kendi adıyla bak ben ne romantiğim la tarzıyla birbirine gönderiyordu. Neyse öyle bir burada yayımlayayım istedim

Pozisyon bariz ofsayt

Bahane bulmak bu ülke coğrafyasının milli sporlarından biridir. Saate karşı bahane üretebilir insanımız. Öyle ki Dünya bor rezervlerinin yüzde 70′inden fazlasına sahip olduğu söylenen bu topraklarda bor mineralinden çok çıkan tek şey bahanedir.

Hemen bu ülke insanının en sevdiği ikinci şey olan futbolla kıyaslayalım olayı, analoji yapalım: Tuttuğumuz takım maç yapar. İyi oynar, kötü oynar. Ama gol yendiğinde bir anda karşımıza bizim takım dışında her şeye bir kulp takar, önce kendimizi ikna eder ardından saçma sapan tezlerle etrafımızdakileri inandırmaya çalışırız: Aslında o pozisyon bariz ofsayttı. Atak gelişmeye başlamadan önce hakem vermesi gereken faulu verseydi gol olmazdı. Bunun yanında daha önce taça çıkarken bizim takımın değil rakiplerin ayağına çarpmıştı o yüzden daha olay başlamadan önce bitmesi gerekirdi. Kaldı ki zaten rakip taçı yanlış kullandı.

İşte bu yüzdendir ki bu ülkede hakkıyla yenilen bir tane takım yoktur. Biz yenilmiş ama ezilmemiş bir ırkın ahvadı olarak yetiştiriliriz. Öyle ki aslında biz Birinci Dünya Savaşı sırasında rakibimizi yenmişizdir ama bizim müttefik olduğumuz Alman milleti yenilince biz de (hükmen mi ne) yenik sayılmışızdır… Galip olmamıza rağmen Anadolu topraklarına düşmanların girmesine sesimizi çıkarmamamız istenir. Bu söyleme inanmayan benim çocuk olduğun dönemlerdeki tarih kitaplarına baksın. Aynen böyle yazar. Ayrıca o kitaplarda yenilince bıyığın kesilmesi, yenince rakibin kolunun gitmesinden bahsedilir. Biz istersek ahşabı şimşirden yelkenleri atlastan gemiler yapabiliriz ama istemediğimiz için (üşendiğimizden mi ne) yapmamaktayızdır…

Bu anlamsız komiklikler tarihimizin belli bir dönemine ait değil, her zaman her yerde ve her durumda, bugün dahi devam etmektedir. Enflasyon istediğimiz gibi düşmez ama bunun sebebi elbette ki şerefsiz petrolcülerin güttüğü fiyat yükseltme politikasıdır. Giderek artan cari açığın müsebbibi tabii ki kredi kartlarının sadakat programlarıdır.
İşsizlik diye bir şey yoktur aslında ama varsa bunun sebebi tarım sektöründeki “istihdamın” ortadan kaldırılması için bizi zorlayan IMF’dir.
Hal böyleyken insanımızın başarısız olması gibi bir şey söz konusu değildir. Asla başarısız olmamak bir insan topluluğunun kendine güveninin sarsılmaması için harika olmakla beraber başarısızlığı kabul edip daha iyi olmaya yönelik adım atmaması yüzünden çok zararlıdır da. Öyle ya başarısız olmazsanız iş yapış şekillerinizi, o işe bakış açınızı değiştirmez, başarısızlığın en büyük ödülü olan ders çıkarma ödevinizi yerine getirmezsiniz.

Buraya kadar olan bölüm aslında bir tespitten ibaret. Bu tespit ışığında gelin hep beraber esas ve ana konumuz olan bilgi ve iletişim teknolojilerine gelelim. Bu ülke uzun süre dünya trendlerini kaçırarak varlığını sürdürdü. Turizmin bittiği yerde turizme girdi, ağır sanayinin bittiği yerde hamleler yaptı, tekstilin tükendiği zamanlarda bu alanın bir numaralı ismi olmaya çalıştı. Günün birinde bilişim denen bir şey icat edildi. Biz bu olayı her nasıl olduysa tüm dünyayla aynı zamanda ve neredeyse aynı şartlarda yakalamayı başardık. Ama ne yazık ki ülkenin krizlerden maddi yetersizliklere uzanan şartları dahilinde (bakın ben de bahane buluyor ve bulunmuş bahanelere riayet ediyorum) bilişim trenini kaçırdık. Belki kesinlikle treni idare eden makinist olamazdık. Ama makinistin yardımcısı olma ihtimalimiz var. Bilemediniz trenin biletçisi olabilirdik. Ama biz, trenin arkasından mendil sallayanlar arasında birinci sırada olmayı büyük bir gurur vesilesi yaptık.

Neleri beceremedik ve bahanelerimiz ne oldu gelin beraber bakalım: Bu ülkeyi kuranlar 10 yılda her yaştan 15 milyon genç yarattı. Genç yaratmak; doğurmak, büyütmek ve yetiştirmek gibi inanılmaz bir süreci kapsıyor. Ama bundan neredeyse 70 yıl sonra biz bu ülkenin evlatları olarak 10 yılda 7 ila 10 milyon arası bilişim kullanıcısı yaratabildik. 70 milyonluk ülkede yüzde 10 seviyesinin üstünde bilişim müşterisi ve üreticisi yaratamamak neresinden bakarsanız bakın inanılmaz bir “başarısızlık başarısı”ydı.

Tabii ki canavar gibi bahaneler ürettik kendimize: Bilişim pahalı bir işti dedik. Bilgisayar dediğimiz aletler hep 1.000 dolar seviyesinden satılıyordu. Biz nasıl bu parayı verir kendimize bilgisayar alabilirdik ki? Ha bu arada hemen hemen aynı zamanlarda doğan GSM pazarında inanılmaz bir ivme yakalayıp ortalama 450 dolardan cep telefonu aldık ve Avrupa’nın en büyük cep telefonu nüfusunu yarattık o ayrı. Sonra dedik ki bu işin içinde her şey İngilizce… Bizim o kadar yabancı dil bilen nüfusumuz yok. Türkçeleştirmek çok zor olduğu için biz bunun altından kalkamadık bahanesi ardına sığındık. Bu dediğimiz kabul edilebilir bir şey olabilirdi, eğer hain Asya ülkeleri internet ortamında alfabelerinin bile tutmadığı bir dünyada bizi fersah fersah geride bırakmasaydı…

Bugün evinde bilgisayar olmayan, internet bağlantısı almamış insanlar, ellerindeki cep telefonlarının fiyatlarını gözlerinin önünden geçirsinler. Kurtlar Vadisi müziklerini cep telefonu melodisi yapmak için 32 SMS verirken o parayı aylık sınırsız ADSL bağlantısı kullanımıyla kıyaslasınlar… Saniyede 20 SMS gönderebilmek için evrim geçirmiş parmaklarının bilgisayar klavyesine kaç kez değdiğine baksınlar. Gerçekten hala içleri rahatsa benim söyleyecek hiçbir sözüm kalmaz.

Biz tembeliz, biz cahil kalmayı yeğliyoruz. Biz ileri adım atmaktansa yerimizde duru sızlanmaya bayılıyoruz. Suçlu hep “başkaları” değil. Pozisyonun hakikaten ofsaytla uzaktan yakından alakası yok.
Deus Ex Machina

Enteresan bir latince deyim bu. Makinanın içindeki Tanrı anlamına geliyor. Ancak bunun ruhani bir karşılığı yok. Deyimin kökenini incelediğimizde eski Yunan tragedyalarına kadar uzanıyor işin ucu. Mesela bir tragedyada olaylar yazarın kafasında gelişiyor ve oyunun en sevilen kahramanı ölüyor. Halk kendini o kadar kaptırmış ki oyuna, bir anda galeyana geliyor ve tüm oyuncuları protesto ediyor (evet o zamanlarda da varmış kötü ve niteliksiz seyirciler. Hatta Hollywood mutlu hayat filmlerinin kaynağını bu izleyicilerden aldığı bile söylenebilir). Bunun üzerine yazar hemen oracıkta oyuna müdahale ediyor ve kahramanı diriltiveriyor. Bunun nasıl olduğunu soranlara da Deus Ex Machina diyor. Yani olayın içinde Tanrı’nın eli var. O isterse olur.

Bunu günümüze getirdiğimizde karşımıza yine aynı minvalde birçok şey çıkıyor. Örnek hemen hepinizin başına gelmiştir diye gönül rahatlığıyla veriyorum: Diyelim ki günün birinde bilgisayarınız çalışmıyor. Eyvah diyorsunuz bütün bilgileriniz ve kurulumlarınız gitti. Ne yapacağım diye düşünürken bir anda bilgisayarı yeniden başlatmak geliyor aklınıza. O da ne? Bilgisayarınız canavar gibi yeniden çalışmaya başlıyor. Ama nasıl olur, o hatayı veren bilgisayarın sonrasında çalışması için mantıklı hiçbir sebep yok. İşte bu noktada Deus Ex Machina kavramı devreye giriyor.

Biz Türk insanları şu günlerde bu kavramın peşinden çok koşuyoruz. İlahi bir katkı istiyoruz çevremizde gelişen olaylara… Mesela bilişimimiz ileri gitmiyor değil mi? Ah şuna bir Tanrısal dokunuş olsa da bir anda bilgisayar satışları 25 milyona çıksa… Biz hiçbir şey yapmasak da bir mucize çıksa… Nereye kadar? Yunan tragedyası mı bu?

Bizim hatlar neden pahalı?

Şu aralar bilişimle uğraşan her yazarın ağzında ADSL hatlarımızın neden bu kadar pahalı olduğu söylemi var. Bunu sakız etmişler dillerine, vay Avrupa’da bu kadar ucuz bizde bu kadar pahalı vay ABD’de bu kadar hızlı bizde bu kadar yavaş deyip duruyorlar. Gelin beraberce bunun sebeplerine bakalım, bu noktada suçun kimde veya nerede olduğuna göz atalım.

ABD’ye bakalım: Bu ülkenin internet dünyasına ilk önce girmiş olması gibi büyük bir avantajı var. Bütün dünyanın interneti bir şekilde bu ülkenin üstünden geçiyor.
Dünyanın bütün büyük internet siteleri bu ülkenin iç ağında barındırılıyor. Bu ülkede olmayıp da dünya çapında büyümüş bir organizasyon yok. Tüm trafik ülke içinde kaldığından internet sitesi barındırma firmalarının indiği fiyatlara kimse inemiyor. Bunun içindir ki dünyanın başka hiçbir yerinde büyük internet sitesi barındırma işi gelişemiyor.

Aynı anlamda da hızlı internet satışı yapan firmalar kendi iç ağlarında kaldıklarından bizim canımıza okuyan yurt dışından hat alımı gibi bir şeye gerek kalmıyor. Şu anda Türkiye 33.5 gigabit kapasitesinde hat kiraliyor tüm dünyadan. Bu da doğal olarak ADSL faturalarının üstüne biniyor hızı da aynı oranda düşürüyor. Günün birinde herkesin önemli trafiği Türkiye içinde kalırsa o zaman bir daha kimse yurt dışına çıkmak istemez zaten.

Hemen doğru orantılayın konuyu: Şirketinizin mutlaka bir bilgisayar ağı vardır. Hemen farenizin imlecini o bağlantı logosunun üstüne getirin. Genellikle bu hız 10 megabitle 100 megabit arasında değişir. Bu onlarca megabit hızındaki bağlantı için siz beş kuruş ödemiyorsunuz. Arkadaşınızın bilgisayarına ağ üstüdnen dosya gönderdiğinizde saatlerce beklemiyorsunuz. İşte biz de bilgi birikimimizi Türk ağı üstüne taşıdıktan sonra bu tip korkulardan kurtulacağız. Ne mutlu bize değil mi?

Son sözüm sevgili çok bilen, hep isteyen yazar ve kullanıcılara… Biraz bu açıdan bakmaya çalışın. Yazar olmadan önce okur olmayı deneyin.

Tabancalı oyun nostaljisi

Ben küçükken tek çocuktum. Kardeşimle aramda 9 yaş olduğundan “esas” oyun çağlarımın neredeyse tamamı tek başıma geçti. Çevremizde çok oyun oynayacak yer olmadığından genellikle evde oyuncaklarımla oynardım. Ben küçükken oyuncaklarım konuşurdu. Çoğunlukla onların kendi aralarındaki konuşmalarını dinler, konuya çok da fazla müdahil olmazdım. Zaten genellikle o gün televizyonda olan şeyleri, babamın annemle arasındaki konuşmaları, anaokulundaki öğretmenlerin ve büyük çocukların anlattıklarından bahsederlerdi. Bir alemdi benim oyuncaklarım.
Biraz büyüyüp sokağı olan bir eve, Bakırköy’deki şimdi alışveriş merkezi, eskiden Vita fabrikası olan mahalleye taşındık. Fabrikanın metal atıklarının konduğu yer ve oradaki Ermeni ilkokulunun bahçesi bizim oyun alanımızdı. Yağ atıklarını depolandığı metal bidonların üstünde hoplaya zıplaya oynar, otopark olması için ayarlanmış çatının kiremitlerini kopararak taş oynardık.
Şimdi hatırlıyorum ve anlıyorum ki “bilibilibamya” adını verdiğimiz kovboyculuk oyunları bize göre değildi. Zira kovboyculuk oyununda herkesin elinde ama pazardan alınmış plastik, ama Almanya’daki amcanın getirdiği demir, ama dallardan yapılmış (ki en havalısı buydu) tahta tabancalar olurdu. Herkes birbirine ateş ederdi ama kimse ölmezdi, ölmek istemezdi. Böyle olunca da karşı karşıya gelen on çocuk sürekli birbirlerine ateş eder ve herkes birer Cüneyt Arkın olduğundan kimse ölmezdi. Tabii ki birbirlerine seslerinin yettiği kadar bilibilibamyaaa diye bağıran çocuklar kısa süre sonra sıkılır misket oynamaya giderdi. Bu yüzden bizim mahallede kovboyculuk oyunları hayata geçemedi, bu yüzden İtalyan “Spagetti Western” yaparken biz “Musakka Western” gibi bir sey uyduramadık.
Yıllar yıllar sonra evlendim. Ama geçmişim peşimi bırakmadı. Evlilik hediyesi olarak kahve makinesinden sonra evime gelen ikinci hediye PlayStation oldu. Üçüncü hediye olarak tabii ki PlayStation üstüne takılan tabancalardan geldi. Televizyona nişyan alıp ateş edince oradaki adamlar ölüyordu. Çok klas bir aletti bu. Akabine çevremde ne kadar arkadaş varsa bize geldi tabii ki…
Oyunu kurallarıyla oynamak için elimizden geleni yaptık. Fakat hemen ardından tabii ki Türk olduğumuz aklımıza geldi. Ben önceleri televizyona normal nişan alıp ateş ediyordum. Ama sonra televizyona ateş ettikten sonra uçarak koltuğun arkasına kaçıp oradan ateş etmenin aslında ne kadar eğlenceli olduğunu söyledim. Ancak üçüncü kere yakalandığımda karıma “koltuğun arkasına bir şey düşürdüm de onu hızla arayayım diye atladım” demek saçma gelmeye başladı.
O yüzden yeni bir oyun buldum: Televizyonun dibine kadar girerek tabancayı ekrana dayamaya ve ateş etmeye başladım. Gerçekten çok eğlenceliydi. PlayStation dünyasını hayata geçiren yaratıcı Japon zihniyet böyle bir şeyi tahayyül edememişti belli ki… Adamları birer sinek gibi sapır sapır avlıyordum. PlayStation dünyasında muhtemelen benden büyük veya benden daha terbiyesiz hileler bulan kimse yoktu. Sonuçta bir gece sabaha karşı gizlice yataktan kalkıp oynarken kendimi bilibilibamya derken buldum. Üstelik karşımdaki karakterler ölüyordu hiç itiraz etmeden… O büyülü alet sayesinde çocukluk düşlerimi yakalamıştım.

Türkiye’nin 2010 Bilgi Toplumu Stratejisi kapsamında belirlenen stratejik amaç ve hedeflerini belirlemek için hazırlanan Eylem Raporu son halini aldı. 2006 – 2010 yılı arasında bu hedefler gerçekleştirilirse 2010 yılında Türkiye’nin yüzde 51’i internete girecek, öğrencilerin yüzde 96’sı internet kullanacak.

Geçtiğimiz yıl, Türkiye’nin Bilgi Toplumu Stratejileri’nin belirlenmesini üstüne alan Devlet Planlama Teşkilatı; açtığı bir ihaleyle Peppers&Rogers isimli danışmanlık kuruluşuna bilişim geleceğimizi belirleyecek bir rapor hazırlattı.

20 Aralık tarihinde son şeklini alan bu rapor, Türkiye’de internet kullanıcılarının sayısının artmasını, devletin iç işleyişinin modernize edilmesini, vatandaşlara devlet hizmetlerinin daha iyi sunulmasını, iletişim teknolojilerinin daha uygun fiyatlarla son kullanıcıya sunulmasını hedefliyor. Rapora göre eylemler 2006-2008 tarihleri arasında uygulanacak, 2009-2010 tarihleri arasında vatandaşlar ve işletmeler bu sisteme adapte olarak kullanımı artıracak.

Şu anda projelerde belirtilen, olmazsa olmaz eylemlerin hayata geçirilmesi Türkiye’ye belirgin bir geri dönüş sağlayacak olsa da bunun için kaynak ayrılması zor gibi görünüyor. Rapora bu kaynakların Dünya Bankası, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası gibi kaynaklardan elde edilmesi öngörülüyor.

İdeal Türkiye bilişimle geliyor

Türkiye’nin dönüşümü 7 farklı başlık altında toplandı.

1. Değişimin ilk sırasına sosyal dönüşüm hedef olarak kondu. Buna göre halk için kütüphaneler gibi Kamu İnternet Erişim Merkezleri (KİEM) kurulacak. Bilişimin ulaştırılması için öğrenciler, işsizler ve çalışanlar ön plana alınacak. Eğitim kalitesi bilişim ile artırılacak. Vatandaşlar için internet daha güvenli bir alan haline getirilirken Türkçe içerik de genişletilecek.

2. İş dünyası hedefleri de oldukça iddialı. Önümüzdeki 5 yıl içinde bilgisayar kullanan işletmelerin sayısının yüzde 95’e çıkması planlanırken bunların yüzde 70’inin geniş bant internet ile sanal dünyada yerini alması öngörülüyor. Bunu hayata geçirmek için bilgiye erişimin kolaylaştırılması ve ucuzlatılması; en önemlisi de şirketler için devletle iş yapmanın daha kolay hale getirilmesi öneriliyor.

3. Hizmetlerin vatandaş odaklı hale getirilmesi üçüncü sırada yer alıyor. Devlet, gerek vatandaşla, gerek özel şirketlerle gerekse kendi iç işleyişinde bilişimi kullanacak. Böylece kaynaklar doğru kullanılırken halkın devleti kontrol edebilmesi mümkün hale getirilecek. Tüm hizmetlerin yüzde 70’i internet ortamına taşınırken yine tüm hizmetlerin üçte birinin fiilen internet üstünden gerçekleştirilmesi planlanıyor.

4. Kamu yönetiminde modernizasyon planı, stratejik dönüşümün en çok gelir getirecek kapısı olarak görülüyor. Sadece bilişim kullanımıyla yıllık kamu cari giderlerinde yüzde 9’luk tasarruf sağlanırken bütçe içinde ve zamanında tamamlanacak proje yüzdesi yüzde 90’a çıkacak.

5. Küresel pazarda bilgi teknolojilerinin payının artırılması da hedef olarak konurken Türk yazılım ve donanım endüstrisinin dış pazarlara açılması raporda önemli bir yer tutuyor. Bunun için nitelikli insan kaynağının yetiştirilmesi ve sayısının artırılması, bilişim ihracatçısının teşvik edilmesi kritik alan olarak belirlendi.

6. Türkiye’de bilişimin istenen yere gelememesinde gösterilen en önemli etmenlerden biri olarak yaygın ve ucuz iletişimin halka sağlanamaması gösteriliyor. Buna göre Türkiye’de belirlenen hedeflere ulaşılabilmesi için rekabetin artırılması ve geniş bant erişimin kişilerin gelirinin yüzde 2’sini aşmaması öneriliyor.

7. Son planda ise bu raporda sözü edilen herşeyin bir marka tanıtım stratejisi gibi hayata geçirilmiş planda politikacılardan vatandaşlara, medyadan sivil toplum kuruluşlarına kadar herkese ulaştırılması planlanıyor. Toplumun bu hedefleri kabul etmesi birincil şart olarak konuyor.

5.2 milyar YTL’lik bilişim

Türkiye’nin bilişim trenini yakalaması için yapması gereken yatırım göz önünde bulundurulduğunda karşımıza göreceli olarak çok büyük rakamlar çıkmıyor. Toplam 2.8 milyar YTL yatırım öngörülürken bu yatırım ilk yıl 391 milyon, ikinci yıl, 1.2 milyar, üçüncü yıl 658 milyon, dördüncü yıl 299 milyon ve beşinci yıl 224 milyon olması planlanıyor. Bu arada yatırım seviyeleriyle geri dönüşlerin başa baş noktasının 2010 yılı olması öngörülürken işletme ve vatandaşların yapması gereken yıllık ortalama yatırımın 2.4 milyar YTL olması planlanıyor.

Latince birkaç söz

Yazı yazarken kullandığım bazı latince terimleri ve onların ingilizce karşılıklarını sizler için bu ortama atmaya karar verdim. Aslında her biri birer hayat dersi gibi. Her nasıl oluyor bilmiyorum ama bizim Türkçe terimlerle bir yazı yazınca o kadar net anlaşılmıyor ama bunu Latince söyleyince millet haa bak öyleymiş demek ki diyor. Saçma ama ne yazık ki kazın ayağı öyle… Sadece eğlenmek için bile saatlerce okunabilecek terimler bunlar. Eğlenin bakalım.

 

A

Ab imo pectore. (MS)From the bottom of the chest (heart).

Ab initio. (BDZ)From the beginning. 

Abyssus abyssum invocat. (BP)Deep calls unto deep. One misstep leads to another.
 

Acta est fabula. (August) (DM)Drama has been acted out. These words announced the end of a performance in a Roman theatre. Emperor August said these words on his deathbed.
 

Ad acta.To archives. Not actual any more.
 

Ad augusta per angusta. (NG)To high places by narrow roads.
 

Ad hoc.Exactly for that. Also: Not prearranged, informal.
 

Ad honorem.In honour. Honour not bearing any material advantage.
 

Ad infinitum. (BDZ)To infinity. Endlessly.
 

Ad libitum.Freely. Without restraint, as desired.
 

Ad nauseam. (PPD)To the point of being disgusted.
 

Alea iacta est. (Julius Caesar)The dice have been cast. The decision has been made. Supposedly words of Julius Caesar as he was going to cross river Rubicon with his army on his way toward Rome. For an army leader it was forbidden to cross this river with an army, so that moment was a start of civil war.
Alter ego. (Zeno)Another I. Soul mate, close friend.
Alter ipse amicus. (KR)A friend is another self.
Anguis in herba. (Vergil) (ASja)A snake in the grass. A treacherous person.
Animus facit nobilem. (MS)The spirit makes (human) noble.
Ars gratia artis.Art for art’s sake. Art has its own sense.
Ars longa, vita brevis. (Hippocrates) (KY)Skill (of medicine) is long, life (of a patient and doctor) is short.
Asinus asinum fricat. (YB)The donkey scratches the donkey. Stupid and conceited people flatter each other about qualities they do not possess.
Audiatur et altera pars!Let us hear the opposite side!
Aut inveniam viam aut faciam. (KL)I will either find a way or I will make one.
Ave Caesar morituri te salutant!Hail, Caesar, those who are about to die salute you!According to Suatonius, words said by gladiators.

B
 

Bona fide. (MS)In good faith.
Bene qui latuit, bene vixit. (Ovid) (GM)One who has lived well has lived unnoticed.

C

Caeci caecos ducentes. (DE)Blind are led by the blind. Leaders are not more knowledgeable than the ones they lead.
Carpe diem. (Horace)Seize the day.
Casus belli. (JA)The occasion of war. An event or action that (allegedly) justifies a war or conflict.
Caveat emptor. (KES)Let the buyer beware. Buyer must ensure that the goods about to be purchased are free from defects.
Cedant arma togae. (FP)Let arms yield to the toga. Let violence give place to law.
Ceteris paribus. (ADes)Other things (being) equal. All variables other than the ones being studied are assumed to be constant.
Clara pacta, boni amici.Clear agreements, good friends.
Cogito, ergo sum. (Descartes)I think, therefore I am.
Commune naufragium dulce. (TTF)A common shipwreck is sweet. Common traumas feel good and connect people.
Concordia res parvae crescent. (EDB)Work together to accomplish more.
Conditio sine qua non.A condition, without which, not. An essential condition or requirement.
Corpus delicti.The body of a crime. The facts of a crime.
Crede quod habes, et habes. (BP)Believe that you have it, and you have it.
Crudelius est quam mori semper timere mortem. (Seneca) (NK)It is crueller to be always afraid of dying than to die.
Cuivis dolori remedium est patientia. (MS)Patience is the cure for all suffering.
Cum grano salis. (Pliny the Elder) (DTC)With a grain of salt. Take something not literally, but with due consideration.
Cum laude magnum.With great success.
Curriculum vitae.The run of life.
     

D

Damnant quod non intelligunt. (FP)They (people) condemn what they do not understand.
De facto.In fact.
De iure. (De jure.) By law. According to law.
De gustibus non est dispuntandum.Tastes are not to be argued.
De minimis non curat lex. (AJ)The law does not concern itself with trifles.
De mortuis nil nisi bene.(Say) nothing but good about the dead.
Deus ex machina.The god from a device. Sudden, unexpected turnover.Locution from Greek dramas, in which often, at some point, gods appear to resolve an unresolvable situation in a sudden, unexpected way.
Dimidium facti qui coepit habet. (Horace) (ADiz)He who has begun has the job half done.
Divide et impera.Part and rule. Roman maxima of ruling the subdued nations.
Do ut des. (DM)Give to obtain (something back).
Docendo discimus.Teach in order to learn. We learn by teaching.
Dulce et decorum est pro patria mori. (Horace) (MS)It is sweet and proper to die for one’s country.
Dulcius ex asperis. (DF)Through difficulty, sweetness.
Dum spiro, spero. (Cicero)As long as I breathe, I hope.
Dura lex, sed lex. (KY)The law is hard, but it is law.
     

E

Eram quod es, eris quod sum. (grave inscription) (NP)I was what you are, you will be what I am.
Errare humanum est, in errore perservare stultum. (Seneca)It is human to make a mistake, it is stupid to persist in it.
Est modus in rebus. (BP)There is a middle course in all things.
Et tu, Brute! (Julius Caesar)You too, Brutus! Even you have betrayed me!The exclamation of Julius Caesar in his last moments, as he noticed his adopted son Brutus among his murderers.
Eventus stultorum magister. (TTF)Events are the teacher of stupid persons. Stupid people learn by experience, bright people calculate what to do.
Ex abundancia cordis, enim os loquitor.(JGH)From the abundance of the heart the mouth speaks.
Ex abrupto.Without preparation.
Ex cathedra.From the chair. With authority (without argumentation).
Ex gratia.By moral (not legal) obligation.
Ex libris.From the library (of).
Exempli gratia. (e.g.)For the sake of example.
     

F

Faber quisque fortunae suae. (DM)Each man (is) the maker of his own fortune.
Facta, non verba! (KR)Deeds, not words!
Falsus in uno, falsus in omnibus. (KR)False in one thing, false in all.
Fama volat. (GI)Rumor flies (travels fast).
Fames est optimus coquus. (ADiz)Hunger is the best cook.
Felix qui potuit rerum cognescere causas. (Virgil) (HZ)Happy is the one who can learn the causes/reasons of things.
Festina lente! (KR)Rush slowly! Do not hasten!
Fiat justitia, ruat caelum. (ADiz)Let justice be done, even though the heavens collapse.
Fluctuat nec mergitur. (SADB)It rocks but does not sink. It is tossed by the waves but it does not sink.
Forsan et haec olim meminisse iuvabit. (Vergil) (FDP)Perhaps one day it shall be good to remember even these (tragic) things.
Fortes Fortuna adjuvat. (Terence)Fortune aids the brave.
Fortitudine vincimus. (DW)By endurance we conquer.
Fortiter in re, suaviter in modo. (ASja)Resolutely in deed, gentle in manner.
Fortuna amicos parat, inopia amicos probat.Fortune is preparing friends, scarcity is in testing them.

G

Gloriosum est iniurias oblivisci. (NK)It is glorious to forget injustice.
Gutta cavat lapidem (non vi, sed saepe cadendo). (Ovid)The water drop drills stone (not by the force, but by falling often). Endurance can overcome an obstacle even without force.

H

Hannibal ante portas!Hannibal is at the door! The enemy/danger is at the door! Exclamation of frightened citizens of Rome as enemy army under Hannibal approached the city of Rome.
Hic Rhodus, hic salta!Here’s Rhodus, here jump! Show your skills now! sIn Aesop’s fable, the answer to the boaster who was boasting about a long jump he made on Rhodes.
Historia est vitae magistra.History is the tutor of life.
Hoc natura est insitum, ut quem timueris, hunc semper oderis. (NK)It’s an innate thing to always hate the one we’ve learnt to fear.
Homines, dum docent, discunt. (Seneca) (ADiz)While men teach they learn.
Homo homini lupus. (Plautus) (AN)Man is a wolf to man.
Homo sum, humani nihil a me alienum puto. (EM)I am human, therefore nothing human is strange to me.

I

Idem velle atque idem nolle, ea demum firma amicitia est. (Catalina Sallustius) (FDP)Desiring the same things and disliking the same things, that is what true friendship is.
Imperare sibi maximum imperium est. (Seneca) To rule yourself is the ultimate power.
In cauda venenum. (BM)In the tail (of the scorpion) is the poison. Look beyond the obvious in considering possible danger.
In dubio pro reo. (GH)In (time of) doubt, in favor of the accused. If there is a doubt about guilt, the judgement has to be in favour of the accused.
In flagrante delicto. (JA)While the crime is blazing. Caught in the act.
In medias res.In the midst of things.
In medio stat virtus. (Horace) (DM)Virtue stands in the middle. Virtue is in the moderate, not the extreme position.
In memoriam.In memory (of).
In vino veritas.The truth is in wine. A drunk person tells the truth.
Inter arma silent leges.In time of war, laws are silent.
Inter arma silent Musae.In time of war, muses (arts) are silent.
Inter caecos regnat strabo. (Erasmus) (TTF)Among blind people the squinting one rules.
Ius primae noctis. (MS)The right of first night. Belongs to the feudal period when the knights had the right to be the first to have sexual intercourse with the peasants’ newly married (virgin) wives.

L

Lapsus calami.Error of the pen.
Lapsus linguae.Error of the tongue.
Lapsus memoriae.Error of the memory.
Lupus in fabula. (IT)Wolf in the story. Speaking of the devil.

M

Malum quidem nullum esse sine aliquo bono. (Pliny the Elder)There is, to be sure, no evil without something good.
Manus manum lavat. (Petronius) (EBAH)One hand washes the other. A favor for a favor.
Margaritas ante porcos.Pearls before swine. To give something valuable to someone not respecting it.
Mea culpa.By my guilt.
Medicus curat, natura sanat.The physician heals, nature convalesces.
Mens sana in corpore sano. (Juvenalis)A sound mind in a sound body. Both physical and mental health are necessary.
Mundus vult decipi, ergo decipiatur. (TTF)The world wants to be deceived, so let it be deceived!

N

Natura in minima maxima.Nature is the greatest in the smallest things.
Navigare necesse est.To sail is necessary.
Ne Jupiter quidem omnibus placet. (JM)Not even Jupiter (supreme God) can please everyone.
Ne supra crepidam judicaret. (AJ)Do not judge higher than the sandal. One should judge only matters that one knows something about. Apelles, Greek painter, would put his pictures where the public could see them and then stand out of sight so he could listen to their comments. A shoemaker once faulted the painter for a sandal with one loop too few, which Apelles corrected. The shoemaker, emboldened by this acceptance of his views, then criticised the subject’s leg. According to Pliny Apelles replied to this that the shoemaker should not judge beyond his sandals.
Nemo ante mortem beatus. (TTF)Nobody is blessed before his death. We never know what is future has in store for us.
Nemo gratis mendax. (JA)No man lies freely. A person with no reason to lie is telling the truth.
Nemo me impune lacessit. (Moto of Scotland) (DF)No one strikes me with impunity.
Nemo propheta in patria sua.No one is considered a prophet in his hometown/homeland.
Nemo saltat sobrius.No man dances sober.
Nemo sine vitio est. (Seneca the Elder) (ADiz)No one is without fault.
Nill Illigitimi carborundum. (MH)Do not let the bastards get you down.
Nil novi sub sole. (Bible)Nothing new under the sun.
Nil satis nisi optimum. (WSJ)Nothing but the best is good enough.
Nocebo.I will harm. Medical expression for remedies with no medical effect, which worsen one’s medical condition only because one believes they do.
Nolens volens.Whether willing or not.
Noli turbare circulos meos! (Archimedes)Do not upset my circles! Supposedly said by Archimedes in deep thoughts over geometrical shapes drawn in the sand at the moment a soldier of the conquering Roman army broke into his house and slew him.
Nomen est omen.The name is the sign.
Non bis in idem. (GL)Not twice for the same thing. No man can be tried a second time on the same charge.
Non omne quod nitet aurum est. (TTF)Not everything that shines is gold. Not everything that looks beautiful is good.
Non plus ultra! (Nec plus ultra!)Nothing above that!
Non scholae sed vitae discimus. (Seneca)We learn not for school but for life.
Non sequitur.It does not follow. Incorrect statement.
Non uno die Roma aedificata est. (CA)Rome was not built in one day (either).
Nosce te ipsum!Know thyself.
Nota bene.Observe carefully.
Nulla avarita sine poena est. (Seneca) (ADiz)There is no avarice without penalty.
Nulla dies sine linea. (Apelles, Greek painter)Not a day without a line. Do something every day!
Nullius in verba. (Horace) (HB)Nothing in words. Nothing by mere (words of) authority. See for yourself.
Nullum crimen sine lege, nulla poena sine lege. (MJVW)No crime and no punishment without a (pre-existing) law.
Nullum magnum ingenium sine mixtura dementiae fuit. There is no great spirit (genius) without a shred of insanity.

O

Occasio aegre offertur, facile amittitur. (Publius Syrus) (ADiz)Opportunity is offered with difficulty, lost with ease.
Occasio facit furem. (ADiz)Opportunity makes a thief.
Omnia mea mecum porto. (Bias)All that is mine, I carry with me. My wisdom is my greatest wealth.
Omnia munda mundis. (DM)Everything is pure to pure ones.
Omnia praeclara rara. (Cicero) (ZN)All the best things are rare.
Omnia vincit amor. (Vergil)Love conquers all.

P

Pacta sunt servanda. (MS)Agreements should be obeyed.
Panem et circenses. (Juvenalis)Bread and circuses. Food and games to keep people happy.
Parva scintilla saepe magnam flamam excitat.A small spark often initiates a large flame.
Pecunia non olet. (Vespasianus) (TW)Money has no smell. Money doesn’t stink. With the aim of replenishing depleted state funds, Vespasianus introduced, among other things, a new tax on public lavatories. When objected to by his son Titus, Vespasianus held a coin collected under that tax law to his son’s nose and asked him if it smelled.
Pede poena claudo. (Horace) (GL)Punishment comes limping. Retribution comes slowly, but surely.
Per aspera ad astra. (Per ardua ad astra.)Through thorns to the stars. (Through struggle to the stars.)
Per se.By/of itself.
Persona non grata.An unwelcome person.
Philosophum non facit barba. (Plutarch) (ADiz)A beard doesn’t make a philosopher.
Placebo.I will please. Medical expression for remedies with no medical effect, which improve one’s medical condition only because one believes they do.
Post tenebras lux. (SADB)After darkness, light.
Primum non nocere. (DMG)First, do no harm.
Primus inter pares.First among equals.

Q

Quae nocent, saepe docent.What hurts, often instructs. One learns by bitter/adverse experience.
Quam bene vivas refert, non quam diu. (Seneca)How well you live makes a difference, not how long.
Qui me amat, amet et canem meum. (KMN)Who loves me, loves my dog too.
Qui multum habet, plus cupit. (Seneca) (ADiz)He who has much desires more.
Qui pro innocente dicit, satis est eloquens. (Publius Syrus) (ADiz)He who speaks for the innocent is eloquent enough.
Quid pro quo. (GPH)Something for something. A reciprocal exchange, something given in compensation, esp. an advantage.
Quidquid agis, prudenter agas et respice finem! (BBin)Whatever you do, do cautiously, and look to the end.
Quis custodiet ipsos custodes? (Juvenal) (AE)Who watches the watchmen?
Quod differtur, non aufertur. (Sir Thomas More) (DTC)That which is postponed is not dropped. The inevitable is yet to happen. Said by Sir Thomas More, when a false accusation against him made by a new chancellor was at first dropped. Later he was executed.
Quod erat demonstrandum. (QED) (BC)What was to be demonstrated. Text in the end of demonstration.
Quod licet Iovi non licet bovi.What Jupiter (supreme God) is allowed to do, cattle (people) are not.
Quod me nutrit me destruit. (NF)What nourishes me, destroys me
Quod natura non sunt turpia. (ASta)What is natural cannot be bad.
Quod non est in actis, non est in mundo. (ALCB)What is not kept in records does not exist. From the Roman Law.
Quos Deus vult perdere, prius dementat. (Euripides) (ALCB)Those whom God wills to destroy he first deprives of their senses.
Quot homines, tot sententiae. (BBro)As many men as many opinions.

R

Repetitio est mater studiorum.Repeating is the mother of learning.

S

Scientia non habet inimicum nisp ignorantem. (MS)Science has no enemies but the ignorant.
Scio me nihil scire. (Socrates)I know that I know nothing. Certain knowledge cannot be obtained.
Scire tuum nihil est, nisi te scire hoc sciat alter. (TTF)Your knowledge is nothing when no one else knows that you know it.
Semper inops quicumque cupit. (Claudian) (ADiz)Whoever desires is always poor.
Sero venientibus ossa. (TB)The bones for those who come late. Those who come late get the leavings.
Si Deus pro nobis quis contra nos. (ADen)If God is with us who is against us.
Si fractum non sit, noli id reficere. (JA)If it isn’t broken, don’t fix it.
Si sapis, sis apis. (TTF)If you are wise, be a bee.
Si tacuisses, philosophus mansisses. (UK)If you had kept your silence, you would have stayed a philosopher.
Si vis pacem, para bellum. (Vegetius)If you want peace, prepare for war. Peace is least threatened, when the state is prepared for defence.
Sic itur ad astra. (Virgil)Thus you shall go to the stars. Thus is immortality gained.
Sic transit gloria mundi.Thus passes the glory of the world. The world’s glory is transitory.
Sine die. (BC)Without a date. Without a date limit. Unknown period of time.
Sine sole sileo. (sundial inscription)Without the sun I’m silent.
Sol omnibus lucet. (Petronius) (ADiz)The sun shines upon all.
Status quo.The present state of affairs.
Stultorum infinitus est numerus. Bible(VR)Infinite is the number of fools.
Summum ius, summa iniuria.Highest law, greatest injustice.

T

Tabula rasa.A clean slate. Person that knows nothing.
Tempora mutantur, et nos mutamur in illis. (Ovid)Times are changing, and we are changing within them.
Tempus fugit. (NG)Time flies.
Terra incognita.An unknown land. Unexplored by mankind.
Timeo Danaos et dona ferentes. (Laocoon)I fear the Greeks, even when they bring gifts. Do not trust to the kindness of a foe. According to Vergil, these were the last words of prophet Laocoon, warning the Trojans about the present of the Trojan Horse. Laocoon was strangled by the monster from the sea and his warning was disregarded.

U

Ubi bene, ibi patria. (EM)Where one feels good, there is one’s homeland.
Ubi concordia, ibi victoria. (Publius Syrus?)Where is unity, there is the victory.
Ubi maior, minor cessat. (ADT)The weak (minor) capitulates before the strong (major).
Una hirundo non facit ver. (Horace) (LC)One Swallow does not make Summer.
Ut ameris, ama! (NK)To be loved, love!
Uva uvam videndo varia fit. (KY)A grape changes color in seeing another grape. A bad/good friend makes you a bad/good person.

V

Vade mecum.Come with me. A constant companion.
Vae victis! (GM)Woe to the vanquished! After he defeated the Romans in 390 BC, the leader of the Gauls Brennus agreed that for payment of a thousand pounds of gold, he would withdraw his army. According to Livy, when the Romans complained that sets of weights for weighing out the gold brought by Gauls were too heavy, one of the Gaulish warriors tossed his sword into the balance pan, uttering these words.
Varietas delectat.Diversity is delightful.
Veni, vidi, vici! (Julius Caesar)I came, I saw, I conquered. Easy accomplishment.
Verba movent, exempla trahunt.Words move people, examples draw/compel them. Deeds, not words, give the example.
Verba volant, scripta manent.(KS)Words fly away, writings remain.
Verbum sapienti satis est. (JA)A word to the wise is sufficient. Enough said.
Veritas numquam perit. (Seneca) (ADiz)Truth never perishes.
Virtus praemium est optimum. (Plautus) (ZN)Virtue is the highest reward.
Verum et factum convertuntur. (Giambattista Vico) (LP)The true and the made are interchangeable. One can know with certainty only what one have created oneself.
Vice versa.Turn in place. The other way round.
Vis maior.Higher force.
Vitam regit fortuna, non sapientia. (Cicero) (ADiz)Fortune, not wisdom, rules lives.
Vivere disce, cogita mori. (sundial inscription) (DTC)Learn to live; Remember death.
Vox populi, vox Dei. (KY)The voice of the people is the voice of God. Public opinion is obligatory.
Vulnerant omnes, ultima necat. (sundial inscription) (SLP)Every (hour) wounds, the last kills.
Vulpem pilum mutat, non mores. (TTF)A fox may change its hair, not its tricks. People change behaviour but not their aims

Her hafta sizler için 48 sayfa bilişim yazıyoruz. Haftada iki dergiyle yaklaşık 500 bin, ayda 2 milyon bilişim okurunu kucaklıyoruz. Bildiğim kadarıyla Türkiye’de bu kadar geniş bir kitleye ulaşan basılı bilişim yayını yok. Uykusuzluktan şişmiş gözlerle bunun haklı gururunu yaşıyoruz.

Geçtiğimiz haftadan itibaren yazılı eylemlerimizi görüntüye dökmeye karar verdik. Türkiye’nin alanında ilk ve tek yayın organı olan Teknoloji Televizyonu bünyesinde televizyon programlarımıza başladık. İlk programda ekibimizin tamamı, el ele kol kola çıkıp sizlerin karşısına arz-ı endam ettik. İlk kez kamera karşısına çıkan çocuklar biraz titredi ama o kadar kusur kadı kızında da olur.

Açıkçası program sırasında, sonrasında ve programın tekrar edildiği saatlerde sizlerden gelen yüzlerce e-posta karşısında dilimiz tutuldu, elimiz ayağımıza dolaştı. İran, Azerbeycan, Almanya ve Hollanda’dan e-posta almak farklı bir his. İnsana farklı bir sorumluluk duygusu veriyor.

İşte bu istekleriniz doğrultusunda önümüzdeki haftalardaki iş planları arasına birkaç farklı uygulama koyduk. Bunları sizlerle açık yüreklilikle paylaşarak kendimizi bağlamak istiyorum, diğerleri gibi hele bir yapalım sonradan duyururuz gibi bir derdim yok. Kendimize güveniyoruz ve bunları yapacağız.

Gelecek haftalarda sizler için farklı bir internet sitesi açacağız. Bu site, derginin yazılarının bulunduğutek taraflı bir site olmayacak. Dergiyi zaten alıyorsunuz, biz sizlere sizlerin katkıda bulunacağınız bir ortam sağlayacağız. Geleceğin gazeteciliği olarak tanımlanan fakat henüz altı tam olarak doldurulamamış bloglar hazırlayacağız sizlerle. Yazılarını biz ve siz birlikte yazacağız. Biliyoruz .iz de aynını yaşadık, şimdiye kadar kimse sizlerin fikirlerini sormadı. Ama biz bu zinciri kırıyoruz. Bundan sonra sizin fikirleriniz, sizin cümlelerinizle kendine yer bulacak. Aralarından seçilen en dikkat çekici yazılar dergide yayımlanacak. Yazılarıyla ülkenin bilişim kitlesini aydınlatanlar bizden sürpriz “teşekkür hediyeleri” kazanacak.

Onun dışında uzun süredir dergimizin eski sayılarını kaçıranlardan aldığımız geri dönüşlere en sonunda mümkün olan en güzel biçimde cevap vermeye hazırlanıyoruz: Yine gelecek haftadan itibaren eski On Off ve Mobil yaşam yazılarını internet üstünden indireceğiniz bilgisayar ve cep telefonu yazılımlarıyla da okuyabilmeye başlayacaksınız. Bu yazılımları bir kez yükledikten sonra arşivimiz sizin emrinize amade olacak. Sanırım bu noktadan itibaren  “nereden edinebiliriz” sorunsalı da ortadan kalkacak. Akşamın bilişim okurları, bilişimi cepten bilgisayara kadar her yerden okumayı hakediyor.

Şu anda üstünde çalıştığımız son konu da sizin sorup sizin cevap verdiğiniz bir portalı hayata geçirme üstüne kurulu. Dergimizde yazan sevgili Dr. X gönderdiğiniz sorular karşısında işini gücünü bıraktı bununla uğraşıyor. Biz diyoruz ki çok yakında öyle bir siteniz olacak ki içine yaptığınız her katkı, Türkiye’de bilişimi ileri götürecek, sizin bilgi birikiminizi artıracak, üstüne üstlük de bilgi paylaşmanın o inanılmaz lezzetini damaklarınızda bırakacak.

ADSL fiyatlarından Türkiye’nin bilişim stratejilerinin belirlenmesine kadar birçok konuda devletimiz artık sizin eskiden olduğu gibi sessiz sedasız kalmayacağınızı biliyor. Büyük birader artık küçük kardeş oldu, bize karşı değil bizim için çalışıyor. İster inanın ister inanmayın bunu bu sayfalar aracılığıyla bizzat siz sağladınız…

Ben küçükken bir tane televizyon kanalı vardı, hepsi o… Artistler, şarkıcılar, politikacılar ve hele hele spikerler televizyonun bu tek kanalında gözükebildikleri için inanılmaz insanlar kategorisine konurdu. Aile bireyleri sıralamasında çok büyükler, ortancalar ve küçüklerin önünde Pazar 78 isimli programda alkışlarken 13 saniye gözükmüş olan şanslılar gelirdi. Misafirlikte ilk kahve ona sunulurdu.

O zamanlarda (belki de şimdikiler gibi) televizyondakilerin ne anlattığı önemli değildi. Mesela ailenin en yaşlıları haberleri veren spikere bakarak “yok yok kesin bugün karısıyla kavga etmiş baksana nasıl sinirli sinirli okuyor” derlerdi. Mesela ben, haberler bittiğinde spikerin kağıtları düzeltmesine hayrandım. Haberlerin karşısına geçer, elime kağıt alır, tam yayının sonunda onunla beraber aynı şekilde onları düzeltir bir kenara koyardım. Okulda bunu aynı spiker gibi yaptığımdan belli bir karizmam vardı. Tamam kızlar kadar bile hızlı koşamazdım, sınıf başkanı gibi sarı saçlarım yoktu, bana kala kala kütüphanecilik kolu kalmıştı. Ama ben çok iyi spiker taklidi yapardım.

İlkokul bitip bir erkek lisesinde yabancı dil hazırlık okumaya başlayınca bizlere dialarla dil öğretmeye başladılar. Orada söylenenleri aynen tekrarlamamız gerekiyordu. Herkese bir karakter verilirdi ve bana neler olduğunu anlatan adam, bir nevi spiker rolü düştü. Rolüm çok azdı. Arada bir “ben sekreterim” diyen kadın konuştuktan sonra “gördünüz mü bak sekretermiş” diye ortaya çıkan anlamsız adamdım ben aslında. Ama yine de erkek lisesinde “ben sekreterim, hem de kadınım” demekten iyiydi.

İlk kez televizyona çıkan birine 10 metreden çok yaklaştığımda 15 yaşımdaydım. Bizim okuldan bir çocuk Pazar 86 programına katılmıştı (evet o Pazar programları uzun süre ismi değişerek gitti. Kaçta kaldı en son bilmiyorum)… Programda Cenk Koray ile kutu kutu programına çıkmıştı ve havasından geçilmiyordu. Biz onu kıskanıyor ve “zarftan çıkacak ürünü almak yerine son önerileni alsa daha iyiydi salak işte” diyerek kıskançlığımızı su yüzüne çıkarıyorduk.

İlk kez televizyona Serhat Hacıpaşalıoğlu’nun Riziko programında çıktım. Ama o kadar çok kanal açılmış, o kadar çok yarışma programı başlamıştı ki artık televizyona çıkmayana salak gözüyle bakmaya başlamışlardı o dönem. Ben bir mucizeyi gerçekleştirerek iki yarışmayı kazandım. Üçüncü yarışmada gerçek kimliğime döndüm ve “en küçük yaşam birimi nedir” sorusuna hücre yerine aile cevabını verdim. Stüdyodaki herkes anırırcasına gülünce yaşadığım rezilliğin farkına vardım. Çekimler durdu. Serhat Hacıpaşalıoğlu’nun gülmekten makyajı aktığı için çekimler uzadı ve ben o moral bozukluğu yüzünden başka hiçbir soruya cevap vermeye kalkışmadım bile…

Geçtiğimiz haftadan itibaren Mobil Yaşam, On Off ve Gelecex dergisinin yazarı ekibimizle beraber televizyon programı yapmaya başladık. Kablolu şebeke ve uydudan yayımlanan Teknoloji Televizyonu kanalında Pazartesileri 23:30 – 02:30 saatleri arasında bizleri görebilirsiniz. Programın adı On Off… Ekipçe çıkıyor orada ürünleri ve Türkiye’nin gelişen teknolojilerini sizlerle tartışıyoruz. Ahkam kesmiyoruz. Eğleniyor ve eğlendirmeye çalıyışoruz. Şimdiden uydu sayesinde Azerbeycan’dan İran’a, Hollanda’dan Almanya’ya kadar seyircilerden e-posta yağmuru başladı.

Televizyona haftada üç saat program yapmak mı yoksa rahmetli Cenk Koray’dan kutunu açıyorum lafını işitmek mi sorusunun cevabı bende çok net değil.

Older Posts »