Ayan.Org

Sizin henüz bilmediğiniz bir şeyler…

Twittercılar işe nereden başlıyor?

Twitter’da büyük bir hesap yönetince insanların ilk kez nereye girdiklerini görebiliyor ve bu konuda kendinizi geliştirme fırsatı buluyorsunuz. Bu bakış açısından yola çıkarak çaylak Twittercıların ilk kez takip ettiği yerleri sizler için çıkardım:

http://twitter.com/turkcell
http://twitter.com/TurkishAirlines
http://twitter.com/bbcturkce
http://twitter.com/ntv
http://twitter.com/Greenpeace_Med
http://twitter.com/GalatasaraySK
http://twitter.com/DrOz
http://twitter.com/ntvmsnbc
http://twitter.com/power100fm
http://twitter.com/cnbcetv
http://twitter.com/YoncaEvcimik
http://twitter.com/YALINonline
http://twitter.com/kivanctatlittug
http://twitter.com/BerenSaatt
http://twitter.com/Niltakipte
http://twitter.com/sozluk
http://twitter.com/CNNSonDakika
http://twitter.com/BkmMutfak_
http://twitter.com/CokGuzelHareket
http://twitter.com/HTGazete
http://twitter.com/cnnturkcom
http://twitter.com/volkankonak

Bu verilerden yola çıkarak çok da bilimsel olmayan birkaç çıkarım yapmama izin verin:

  1. Twitter kullanıcıları kendi eş ve dostlarından önce çok bilinen firmaları takip etmeye başlıyor
  2. Firmaların hemen ardından haber siteleri yoğunlukta geliyor. Bu noktada da en çok bilinen gazetelere değil Cnbce gibi TV kanallarına yöneliyorlar
  3. Twitter üstünde magazinsel simalarda yaptıkları seçimleri o ismin bilinirliği değil, bu ortama verdiği katkı belirliyor. Daha çok içerik giren otomatik olarak daha çok takip ediliyor
  4. Kişiler; firma, gazete ve magazinsel isimlerin ardından arkadaş edinmeye veya mevcut arkadaşlarını eklemeye başlıyor

Kim bilir belki bu alanda etkinlikler düzenleyen arkadaşlarımızın işini görür bu bilgiler…

Rating 3.00 out of 5
[?]
8 March 2010 at 12:23 - Comments

Korsanlığı bu kuşak icat etmedi

İlkokul bitmişti. Artık resmen bir ortaokul çocuğuyduk. Sene 80′lerin en başıydı. Ülke darbe adını verdikleri o zamanlar bizim ne olduğunu anlayamadığımız bir şeyin içinden geçiyordu. Hiçbir şey yerli yerinde değildi. Aradığımız hiçbir şeyi alacak ne durumumuz vardı ne de zaten aradığımız ürünler satılıyordu. Daha yurt dışından ithal peynir getirilmesine bile üç dört sene vardı.

Bu yoklukm ortamı içinde büyüm zorundaydık. Büyümek kolaydı ama hava atarak arkadaşlardan farklı olarak büyümek gerekiyordu. Bunun en önemli yollarından biri ise müzik seçimlerini farklılaştırmaktı. Nasıl yapacaktık? CD mi vardı o zaman? Kayıt cihazı mı vardı? Plak bile yoktu çoğu evlerde. Evet 70′lerde ülkenin gündemine gelmişti ama o kadar. Pek az evin malıydı pikap…

Biz ne yapacaktık? Tabii ki korsanlık denen şeyi… Kadıköy’de Opera pasajı’nın ikinci katında bir plakçı vardı. Plakçı denmesinin sebebi elbette plak satmasıydı. Bu dükkan bir süre sonra kasetçi olarak anılmaya başylanacak nihayetinde CD’ci olup çıkacaktı. Beni bir arkadaşım götürüp tanıştırdı orayla. Açıkçası ilkokulu yeni bitirmiş biri olarak zaten böyle bir yol yordam bilmiyordum. İçeri girince kaset yaptırmak istediğimizi söyledik. O zamanın raconu oydu. Nasıl kaset sorusuna muhattap kalınca arkadaşımın yüzüne baktım. “Krom tabii ki” dedi arkadaşım büyük bir bilmişlikle. Çünkü krom kasetler sesi daha iyi alıyormuş ve uzun süre dayanıyormuş. O zamanlar daha stereo filan bilmiyorduk tabii.

Şarkı seçmek, şarkı bilmeyen biri için çok zordur. Adamlara “ya yap ortaya bir karışık” denmez, gururunuz bunu yemez. Sanki biliyormuş gibi dükkanın içinde döner durursunuz. BU dönmeler sırasında en iyi yöntem plaklardan birini çekip çıkarıp aha bundakileri kaset koy demektir. Ama o zaman da sanki bilmiyormuşsunuz gibi bir hava oluşabilir. Bir de tek plağa bağlanırsanız o zaman bir sürü şarkı bilme imkanınız olmaz. Bir de tek plak dediğimiz 9′lık kasetin sadece yarısıdır. En az iki kaset gerekmektedir.

Ülkemdeki bu korsanlık dalgasından yurt dışındakilere atlayalım. 90′lı yılların hemen başı. Yurt dışında artık iyice oturmuş müzik zevklerimizi farklı boyutlara taşımak için çırpınıyoruz. Ama o zaman yeni yeni çıkan CD’lerin tanesi neredeyse haftalık harçlığımız… Biz o CD’leri satın almasak, o parayla haftada üç dört filme gideriz neredeyse o yurdumun dışında. O yüzden de çok büyük delikanlılıktı orada CD satın almak.

Bunun için Video kiralama dükkanları gibi CD kiralama dükkanları kurmuşlardı. Bunlar resmi yapılardı. Güya buradan CD kiralıyor, dinliyor ama kayıt etmeden geri götürüyordunuz. Çalan çırpan eşşoğlueşşektir babında bir kağıt imzalamanız yeterli oluyordu. O yıllarda Orta ve Batı Avrupa korsanlığın yolunu böylece bulmuştu. Kimsenin umuru değildi. O kadar Metallica ve U2 albümü kopyaladım bir kere bile o adamların sesi çıkmadı.

Sonra internet geldi. İlk MP3 şarkımı indirdiğimde inanılmaz derecede mutlu olmuştum. Bende olmayan, olamayacak olan bir şarkıydı. Çok aramıştım şerefsizi. Ve internet onu bana altın kase içinde sunmuştu.

Korsanlığı bu kuşak icat etmedi. Muhtemelen benim kuyak da icat etmedi. Ama sanki dünyada ilk kez yapılıyormuşçasına bağırıyor birileri.

Rating 3.00 out of 5
[?]
8 March 2010 at 01:30 - Comments

Herkesleri vururlar

Amerika’nın buhran yılları. 1940 – 1980 yılları arasında bu konunun işlendiği roman ya da film mutlaka en az bir ödül almıştır. Konu çok gerçektir, yakın tarihtir. Amerika’nın ta kendisidir. Birazcık buhran çıksa hemen dönüşebilecek halidir. (krizsel gönderme)

Türkçe’ye Atmları da Vurururlar adıyla çevrilen They Shoot The Horses Dont They isimli film işte bu buhran yıllarından inanılmaz bir enstantaneyi gözlerimizin önüne seriyor: Aslında izlemeyi bilen gözler ve anlamayı bilen beyinler için günümüzün buhranlı dünyasına da inanılmaz göndermeler var.

Bir adamla bir kadın bir dans maratonunda tanışıyorlar. Maratonun amacı herkesten daha fazla dans etmek ve olayın sonunda ayakta kalan tek çift olmak. Oyunun sonunda ayakta kalacak olan kişi 1.500 dolar kazanacaktır ki bu para o zamanın Amarikası’ndaki buhran içinde inanılmaz bir paradır.

Filmin ana karakteri Jane Fonda, partneri hastalandığı için oradan geçmekte olan Michael Sarazzin ile dans etmeye başlar. Bir salondan çıkmadan haftalarca sabahtan akşama kadar yapılacak bir dans yarışmasıdır ya bu… Bir şekilde hapishane göndermeleri yapılır filmde bol bol. Dansçılar bir canavar düdüğüyle dinlenmeye gider, bir canavar düdüğüyle gelir.

Dans ederken insanların yorulması yetmez bir de sona kalan üç çiftin eleneceği koşu yarışları düzenlenir. On dakika boyunca salonda yapılan koşu, filmin orijinal ismine yapılmış bir göndermedir aslında. Bu yarış sırasında çekilen sahneler, yönetmen Sydney Pollack’ın seyirciyi rahatsız etmek için hayata geçirdiği bir kurgu mudur bilinmez. Ama filmi kaç kez seyredersem seyredeyim herseferinde kötü oluyorum bu sahnelerde.

Bu arada dans yarışması boyunca aşk, kin, nefret, kıskançlık… Kıscası insan hayatının içinde varolan bütün kötülükler su yüzüne çıkar. Filmin içinde inceden işlenmiş yan unsurlar inanılmazdır: Örneğin yaşlı bir denizci tiplemesi vardır ki size bahsini ettiğim yarış sırasında Jane Fonda’nın sırtında sürüklenirken ölür.

Filmin yine en rahatsız edici karakterlerinden biri Susannah York’un canlandırdığı artist olmak istemiş şuh kadın karakter. Başta bu kadına çok fazla içinin ısınmasına engel olur yönetmen. Ancak sonra hikaye kadını mağdur durumuna düşürür. Örneğin bu kadının arada annesinin kendisine verdiği elbiseyi anlamsızca aramasına kafayı yemek olarak bakarız, öyle sanarız. Ama sonra bu elbiseyi gerçekten aslında yarışmayı düzenleyenlerin aldığı ortaya çıkar. Bunun sebebi ise kadının prenses gibi görünmesidir. Ki kadının prenses gibi olması yanlıştır, yarışmanın mantığına aykırıdır. Yarışmayı seyretmeye gelenler oradaki adam ve kadınların sefalet içinde yaşamasını seyretmeye gelmektedir. Prenses gibi olanlar yarışmanın düzenleyicisi tarafından asla hoş görülmez.

Yarışmanın düzenleyicisi filmin en acayip karakteridir aslında. Gig Young bu kadar iddialı filmin içinde bu karakteri canlandırarak çok şeyler uman film yapımcılarının edindikleri tek Oscar ödülünü, en iyi yardımcı oyuncu ödülünü getirmiştir. Filmdeki adıyla Rocky, hayatın kötülüklerinin vücut bulmuş halidir. Hinlik ve hainlik ondadır. Kadınları zor durumda bırakıp onlarla yatmak ondadır. Ama bunları çok kötü yürekli olduğu için yapmaz, aslında hayatın kendisi kötüdür, buhranlı yıllarda yaşanmaktadır ve o da bu çarkın doğru zamanda doğru yerde duran kendi işini pislik adına da olsa çok çok iyi yapan bir ferdidir.

Hayatı küçüklüğünden itibaren şerefsizlikler üstüne kuruludur. Bunu da bizzat onun ağzından öğreniyoruz. Hikayede hikaye anlatan Rocky, küçükken sahte şifacı olan babasıyla şehirden şehire gezdiğini, babasının onu mahsustan iyileştirerek halktan para kopardığını anlatır. Ama bu hikayenin sonunda en büyük detay gizlidir ki filmin de ana cümlesi budur aslında: “Halkın inandığı babam değildi bendim aslında.”

Rocky sürekli ana ve yan karakterlerle konuşurken aslında onları yaptığı kötü şeylerin sebeplerine ikna etmeye çalışmaktadır. Seyirci bunu anlar mı bilemiyorum. Ama yönetmen içten içe neredeyse seyirci ve Rocky karakteri arasında bir empati kurulmasına aracılık etmeye çalışır. Rocky Jane Fonda ile konuşurken “Bu bir yarışma değil, bu bir şov” der. Evet işte bu cümle filmi başından sonuna kadar özetlemektedir. İnsanlar onu anlamazlar, ama aslında anlamalıdırlar, bu onların suçudur.

Filmin sonunda Rocky Fonda’ya erkek karakterle evlenmesinin şovuna katkıda bulunacağını söyler ve bu evlilik karşılığında para önerir. Fonda paranın tamamını almak istiyordur. Rocky, her şov sahibinin yapacağını yapar ve eğer bu gerçemkleşmezse, Fonda yarışmayı kazansa bile para elde edemeyeceğini belirtir. Bu noktada Fonda partneriyle birlikte dışarı çıkar. Güneşe doğru intihar etmek ister ama beceremez. Assisted Suicide adı verilen kavramı kullanarak, intihar etmek için partnerinden yardım ister. Partneri inanılmaz bir soğuk kanlılıkla bunu kabul eder. Polisler geldiğinde genç adama bunu neden yaptığını sorarlar. Adam belki de yorgunluğun verdiği saçma sapan soğuk kanlılıkla “atları da vurmazlar mı” diye çevirebileceğimiz “They shoot the horses dont they” cümlesini kuruverir.

Filmin başta da söylediğimiz gibi bugün yaptığımız biri bizi gözetliyor, bizi bizi düdüklüyor, yemekteyiz, pop starız, çocuk starız, alayına starız yarışmalarına inanılmaz göndermeleri var. Bunun 1969 yılından görülmüş olması enteresan. Diğer taraftan bugünkü yarışmaların bu filme bakarak esinlenmiş olma ihtimali de beni rahatsız etmiyor değil.

Sonuçta atları da vururlar, herkesi vururlar. Yeter ki yeterince şov malzemesi olsun…

Rating 3.00 out of 5
[?]
7 March 2010 at 23:12 - Comments

Takip ettiklerimiz kimi takip ediyor?

Biz her gün sosyal medyada sosyal olmak güzel haberler almak birilerine yakın olup kendimizi gerçeklemek adına takip açıp duruyoruz. Gizlice, sinsice, sapıkça kimin ne yaptığına bakıyoruz. Özellikle ünlüleri takip listemize alıp onların okumayacağını bile bile onlara sözcükler gönderiyoruz. Olur da lütfedip cevap yazacak olsalar hemen annemizi ailemizi haberdar ediyoruz…

Peki bizim takip ettiklerimiz kimi takipediyor? Bu haftadan itibaren düzenli olarak takip edilen kişilerin kimi takip ettiklerini incelemeye alacağız.

Bu haftanın ilk konuğu Cem Yılmaz. Güzel insan. Hızlı yükselişlerin, yeni arayışların çizgi ötesi ismi. Bu yazının yazıldığı an itibarıyla http://twitter.com/cm_ylmz/ adresinde twitter dünyasına göz kırpıyor. Göz kırpıyor diyoruz ama 17.648 izleyicisi var an itibarıyla… Ancak o sadece 55 kişiyi izliyor.

CY’nin izlediği ilk kişi NASA. Güzel bir başlangıç. İnsanı zengin ve hayata karşı farklı bir bakışta gösteriyor.

İkinci isim Etyen Mahçupyan. Yükselen değer Taraf gazetesi yazarı. Liberal. Aykırı ve geleceğin pembe dünyasından haber veren bir insan. Kimileri için aptalca asker için ne söylense üstüne atlayan bir lapin bile olsa izlediğini göstermek için önemli bir seçim.

Üçüncü isim Mehmet Esen. Yılmaz’ın yaptığı birçok işin belki de çıkış noktası. Cem Yılmaz’ın daha iyi yaptığı şeylerin “bakın yapılmışı var”ı.

Ve hemen ardından Ali Poyrazoğlu. Bu işin her anlamda piri. Pir-u pak.

Ardından sırasıyla Oray Eğin ve Nazlı Ilıcak gibi Twitter hayranı orada kendini daha rahat hisseden gazeteciler geliyor. Tabii ki bu alemin televizyona yansıyan yüzü Elif Dağdeviren’i koymazsa olmazdı Cem Yılmaz. Sanem Altan, Nejat İşler, Mazhar Alanson bu takiplerin ardından geliyor. Fatih Altaylı’dan tutun, Hülya Avşar’a kadar uzanan geniş bir yelpazede 55 kişilik hakkını doldurmuş Cem Yılmaz.

Enteresan ve dedikodu yaratabilecek tarafı, her nedense eski kankalarından Selçuk Erdem var ama neredeyse yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen Erdil Yaşaroğlu yok takibinde. Hani Erdil de bu alemlerin en hızlı yazarlarından biri. Hem okur hem okunur. Hem de ikisi de neredeyse çocuklu arkadaşı.

Son olarak Elisabeth Hurley Cem Yılmaz’ın fantezi babında takip ettiği kişi.

Rating 3.00 out of 5
[?]
7 March 2010 at 17:14 - Comments

Sosyal medyada nerenizden bahsedilsin istersiniz?

Diyelim ki bir iş görüşmesine gittiniz. Kendinizi beğendirmek istiyorsunuz. Ana amaç (günümüz kriz ortamında) işe girebilmek, ikincil amaçlar mümkün olduğunca yüksek avantaj (maaş, sosyal haklar, vs…) elde etmek. Toplantıdan çıkarken sizin neyinizden bahsedilmesini isterdiniz? Eteğiniz ya da sakalınızdan mı? Çantanızdan mı? Oturuşunuzdan mı? Zekanızdan mı? Sorunun doğru bir tek cevabı yok. O yüzden buraya takılmayın. Cevap her ne olursa olsun başta hedeflediğiniz bir şeyse başarılısınız demektir.

Gelelim bunu mevcut dünyaya yansıtmaya… Bir şirketiniz var. Reklam yapmak istiyorsunuz. Sonuçlarını düşünerek kurgu yapar, metin yazdırır hatta ajans seçersiniz değil mi? Reklamın sonunda iletişiminiz satışa dönüşmüşse ne mutlu size. Ama reklamlar yayınlandıktan sonra eğer reklamda oynattığınız kadın, reklamın müziği gibi satışınızı ya da kimlik algınızı kımıldatmayacak şeylerden bahsedildiyse yüksek bir ihtimalle “hadi bee” deme hakkı doğar size. Bir yerlerde yanlış yapmış, bir şeylerde başarısız olmuşsunuz anlamına gelir bu.

Sosyal medya diye tabir ettiğimiz güzelliklere bakalım hep beraber. Ana amaç nedir? Toplumun farklı kesimlerine ulaşarak ürün ve hizmetlerinizin iletişimini yapmak… Bundan konuşuluyor olmasını sağlamak. Böylece iletişimi satışa ya da satış sağlayacak bilinirliğe dönüştürmek. Eğer bunu yapamadıysanız o iş yanlıştır.

Sosyal medyadan birkaç kanaat önderi seçmek ve bu kişileri hediyeye boğmak. Hediyeleri alan kişilerin bunlardan bahsetmesi… Bunun satışa nasıl dönüşeceği konusunda şüphelerim var. Nedenlerini hemen sıralayayım:

  1. Hediyeyi alan kişinin insani bir utanmayla hediye aldığını söyleyememe durumu her daim mevcuttur
  2. Hediye alan kişinin hediyeyi anlatması durumunda diğerlerinin (mesela okurların) bir kıskançlık yaşaması çok insani ve doğal bir harekettir.
  3. Hediye alan kişinin sadece hediyelerden bahsetmesi ve hediye edilen ürün veya hizmeti insani bir utangaçlık içinde anlatamaması, hatta “beni hediyeyle satın alamazlar” bakış açısıyla hafif yollu yermesi muhtemeldir.
  4. Hediye alan kişinin içinin kaldırmaması ve hediyeyi iade ederek bunu ifşa etmesi, böylece algının tamamen negatife dönmesi muhtemeldir.

Bu kimi olumsuzlukların yaşanmaması için hediyeyi farklı paketleme ve sunma teknikleri hediyenin değerini artırmayacağı gibi en baştaki doğru mesajı verme işlemine de zarar verecektir. Örneğin kanaat önderi dediğimiz insan bir şekilde hediye paketinin içeriğinden değil “dışarı”ğından bahsetmeye başlayacak ve kelimenin tam ve her anlamıyla araçlar amaçların önüne geçecektir.

İletişim alanının internet olması, iletişimin bilgisayar bilen “nördi” çocuklar tarafından yapılmasını gerektirmez. İletişim, iletişimcilerin işidir.

Ayağınız ağrıdığı zaman futbolcuya değil ortopediste gidersiniz.

Rating 3.00 out of 5
[?]
5 March 2010 at 11:29 - Comments

Tarhin en rahatsız edici filmi: Deliverance

Tarihin en rahatsız edici filmi gerçekten… 4 adam şehirden kaçıp dağlarda kanoyla gezmeye, macera aramaya giderler. Macerayı da bulurlar: Birkaç dağ adamı gelip onları yakalar ve önce içlerinden birilerine tecavüz eder. Tecavüz etmekle de kalmaz aşağılayarak tecavüz ederler (tecavüz ederken domuz gibi bağırmalarını isterler mesela) (tecavüz edilen adam da buna uyar). Çok acayip bir filmdir. Oynalarlara baktığınızda (Burt Reynolds, Jon Voight, Ned Beatty) çok güzel bir kadrosu var filmin. Ama kelimenin tam anlamıyla seyrederken değiştirmek isteyeceğiniz türden bir film.

Film her ne kadar anca 2008 yılında Kongre Kütüphanesi tarafından “kültürel, estetik ve tarihsel açıdan harika” seçilmiş olsa da aslında 1972 yapımı. Bu filmden yola çıkılarak çok fazla korku filmi de çekilmiştir. Filmin içinde tarih yazmış bir karşılıklı banjo çalma sahnesi vardır ki insanı kendinden geçirir. Benzin alırken giterıyla oynayan 4 adamdan biri kenarda oturan kör bir çocuğun ona banjosuyla karşılık vermesine hasta olur ve karşılıklı inanılmaz bir düet yaparlar. Bu sahne en az tecavüz sahnesi kadar akılda kalıcıdır. Çocuğu canlandıran (belki de çocuk bizzat öyleydi) Hoyt Pollard isimli şahsiyeti bir daha hiçbir film ya da müzik dünyasında gören olmamıştır.

Filmin içinde dağlıları okla öldürme, suda kayanın üstüne düşüp ayağını kırıp kemiğin dışarı çıkması gibi sahneler olsa da film aslında yukarıda sözünü ettiğim bu iki sahneyle birçok filmin göndermesine maruz kalmıştır. Gönderme yapan filmlerden biri de South Park isimli müthiş çizgi filmimizdir: Star Wors ve Indiana Jones isimli filmleri bize hediye eden büyük yapımcı ve dönek George Lucas bu büyük yapıtları devamını çekince, çektiği devam filmleri birincilerden çok daha kötü olup hayallerimizi yıkınca bir de üstüne eski güzel filmlerini “dijital olarak temizliyorum” kisvesi altında değiştirip katledince South Park çocukları George Lucas’ı bu filmlere Deliverance filmindeki gibi aktörlere tecavüz ederken, domuz gibi bağırtırken tahayyül etmiştir. Bu konuda benim bir yazı yazmam da farz olmuştur.

Bu film içiniz kaldırıyorsa seyredilmesi gereken bir yapıttır. Ama diğer filmlerden aldığı göndermelerin anlamını bilmek istiyorsanız, ben sinema konusunda derinlemesine araştırma yapmak istiyorum diyorsanız kesinlikle görmelisiniz.

Rating 3.00 out of 5
[?]
1 March 2010 at 10:46 - Comments

Kadınlar aptal mı yoksa gizli örgüt mü?

Ben Gizli Kadınlar Örgütü diye hayali bir kitap yazıp kadınların tamamının aslında gizli bir örgüt olduğunusöylediğimde insanlar bana çok güldüler. Olur mu öyle şey neden bahsediyorsun sen dediler. Doğal olarak inanmadılar. Ama az önce öğrendiğim şey aslında bir gizli örgütün muhtemel varlığının en büyük ispatlarından biri.

Kadınlar kendi aralarında bir karar almışlar ve birbirlerine FaceBook üstünden şöyle bir mesaj göndermişler:

Durumunuza sütyen renginizi yazın:)Ama sadece rengini…Bu mesajı da sadece listenizdeki kadınlara gönderin…Hem göğüs kanserinin farkındalığını gösterelim hem de erkeklerin kadınların durumlarına renk yazmasının nedenini ne kadar zamanda çözeceklerini :) )

Kendi aralarında gizli bir kulaktan kulağa oyunu. Gerçekten uzun süre bunu devam ettirmişler. Gerçekten internete girip birkaç kişinin yazdıklarına çizdiklerine baktım. Sonra onlarcasına, sonra yüzlercesine… O kadar çok kadın bunu yapmış ki inanamazsınız. İnternet ortamında yapılmış en önemli etkinliklerden biri.

Fakat bunun mantığını anlayamıyorum. Göğüs kanseri bakımından nasıl bir farkındalık yaratabilirsiniz ki göründüğü zaman çok mutlu olmayacağınız bir kıyafetinizin rengini cümle aleme ifşa ederek? Bunu erkeklerden gizlemeyi anlarım ama onlarca binlerce kadının iç çamaşırlarını ifşa etmesi doğal bir şey mi? Zaten bir kadın sütyeninin rengini dünyayla paylaşıyorsa o bir takım şeyleri aşmış bitirmiş bir kadın değil midir? Köyde mamografiyi makarna markası sanan bir tip büyük bir ihtimalle değildir.

Sözde kampanyanın aptalca ve anlamsız olmasını bir kenara bırakalım. Kadınların erkeklerden bu kadar gizli bir iş yapması bana çok saçma geliyor. Haydi aralarında “bakalım ne zaman alyacak totoşlar” tarzı yazışmalarını bir kenara bırakıyorum. Ama kitlesine bu kadar bağlı ve en yakınına (mesela kocasına) bunu söylemeyecek kadar ketum olduğunu bilmezdim kadınların. Kelimenin tam anlamıyla korktum.

Benim aklıma bu anlamda başlıktaki soru geliyor: Kadınlar aptal mı yoksa gizli bir örgüt mü?

Kadınları kıskandığım için ben de yeni bir kampanya başlatacağım: Prostat kanserinin önemini herkes kavrasın diye FaceBook statuslerine bişeyler yazsınlar: 14… 25… 7… 12…

Oluyor mu peki böyle?

Rating 3.00 out of 5
[?]
10 February 2010 at 20:58 - Comments

“Order 66″ butonu

Star Wors’un yeni serisi gösterime girdiğinde sonunu bile bile neler olacak diye seyretmek diye bir kavram girdi hayatımıza. Son serinin son filminin ortalarından itibaren e o kadar Jedi şövalyesi nereye gitti diye sormadan edemedik kendimize. Sonradan ortaya çıktı ki meğerse 66. emir diye bir şey varmış. Şerefsiz Sith Lordu 66. emiri yerine getir deyince Jedi şövalyelerinin tamamı arkadan vuruldu ve koca cumhuriyet imparatorluğa dönüştü.

Peki neydi bu emir? O ana kadar emir aldığın Jedi şövalyelerini hiç sorgulamadan hayatın pahasına öldür ortadan kaldır.

Bir yandan insanı paranoyaya sürüklese de bu tip emirlerin hayatımızın birçok alanında varolup olmadığını sizlerle birlikte masaya yatırmak istiyorum. Mesela çok güvendiğiniz ve her şeyinizi koyduğunuz internet bir anda 66 numaralı emirle sizin canınıza okusa arkanızdan vursa… Veya internetin tamamına gitmeyin mesela bilgilerinizin tamamını giderek artan bir güvenle tuttuğunuz Google bir gün bir emirle arkanızdan dolaşsa. Sanırım internetin olmadığı günlerden bu yana yaşadığımız tüm güzellikleri bir seferde kaybederdik. Acaba ABD bunu düşünmüş müdür?

Boyut değiştirelim. İş yerinde çok samimi olduğunuz ve her zaman ve her yerde omuz omuza savaştığınız arkadaşınız bir emirle sizi vurmaya başlasa… Olmaz mı diyorsunuz? Emrin ne olduğuna bağlı. Veya neye rağmen bu emrin verildiğine bağlı. Eğer konu daha yüksek maaş ya da türevi bir şeyse neden olmasın?

Haydi olayı bir tık daha yukarı çekelim: Sizin bir 66. emrinizin olmadığını nereden biliyorsunuz? Yukarıdan gelen bir emirle hayatta uğruna savaştığınız, peşinden koştuğunuz her şeyi “satmayacağınızı” kim bilebilir? Siz bilebilir misiniz? Mesela evdeki çocuğun nafakası, okul parası veya yıllarca yarattığınız itibarınız… Önünüze konsa ve onları silerim eğer ki çevrenizdeki Jedi şövalyelerini katlatmazsan deseler… Işın kılıcıyla doğranma pahasına yaylım ateşine tutar mısınız çevrenizdekileri? Kesinlikle yapmam diyen bunu hayatındaki nelerden vazgeçebilirim konusunu yüksek sesle dillendirip bir daha düşünsün.

Son olarak çok eleştirdiğimiz adamları, politikacıları, üst düzey yöneticilerini, arkadaşlarınızı düşünün. Onların Order 66 düğmesi acaba neydi?

Rating 3.00 out of 5
[?]
8 February 2010 at 12:59 - Comments
Order 66 kadar ön hazırlığı bile yapılmış olmasına gerek yok maalesef... Bazen korku, bazen daha fazlasına sahip olmak için! Evet asıl ...
8 February 10 at 13:31

Google birinci sayfadan tatile gitmek

İlk arama motorları çıktığında “ne işe yarayacak lan bu” diyenler vardı. Çünkü o zamanlar zaten birkaç tane internet sitesi vardı, onların da adresini biliyorduk zaten. İlk arama motorları da sadece gavur sitelerini arıyordu. Hatta içinde Türkçe karakter geçen sonuçları bile doğru dürüst geçiremiyorlardı.

Sonra gençler bir araya gelip güzelim arama motorları icat ettiler. Arama motorlarının birinci sayfasında geçmek için SEO gibi bir kavram günlük yaşamımıza sunuldu. “Ne işe yarayacak lan bu” diyenler oldu çünkü bir şeyin birinci sayfasında çıkmamızla sonuncu sayfasında çıkmamız arasında bir fark olmayacaktı. Adam gibi arayan herkes eğer malınız düzgünse sizi bulacaklardı. Üstelik içinde bulunduğunuz iş dalı için çadır siteler vardı. İnsanlar bu sitelerden sizi görmek yerine ne idüğü belirsiz internet sitelerine mi gireceklerdi?..

Bu tezlerin doğru olmadığını kanıtlamak için tatilimizi riske atmaya karar verdik ailecek. Bir yere gitmek istiyorduk ama oranın ne olacağı konusunda bir fikrimiz yoktu. O bölgeye daha önce gitmiştik ama risksiz bir tatil için oranın en büyük otelinde dünya kadar para vererek kalmıştık. Ama şimdi daha ucuzu daha enteresan olanı denemek istiyorduk.

Bunun için niyet ettik Maşukiye’ye gitmeye, uyduk hazır olan Google’a… Google’a girip Maşukiye yazdık. Birinci sırada orayı anlatan bir internet sitesi çıktı karşımıza. Ne kadar güzel bir yer olduğunu bir kez daha gördük ve sevindik. İkinci sırada Maşukiye Butik Otel diye bir otel bulduk. Tıkladık üstüne, girdik iletişim bilgilerine. Fiyatını sorup ikinci bir soru sormadan daldık rezervasyona. Maşukiye’ye indiğimizde üçüncü sıradaki Cansu isimli bir güzel mekanda yedik yemeklerimizi. Şu ana kadar yaşadığımız en güzel tatillerden birini yaşayıp evimize döndük.

Google birinci sayfa bence bizden daha çok komisyon almak isteyen turizm acentelerinden de, arkadaşının otelini satmak isteyen arkadaşlardan da daha delikanlıydı. Söylediği hiçbir şey yanlış çıkmadı. Üstelik orada bizim kaldığımız butik otelden on kat daha pahalı, bin kat fazla yatırım yapmış oteli de yukarı çıkarmadı. Zaten o otelin sağ tarafta reklamı vardı. Belliydi oranın gelir ve gider düzeyi. Aferin lan Google dedim bir kat daha sevdim onu.

Butik otel yaklaşık on odalı, ufacık tefecik ama tertemiz bir oteldi. Sahibiyle konuştuğumda bir zamanlar birkaç bin dolarlık reklam verdiğini, gazetelere çıktığını söyledi. Biraz kendi keyfini yaşayan bir iş adamıydı sahibi. Siteyi orada bir webmastera vermişti. Eni konu fotoğraflar, güncel haberlerle doluydu site. Günde 350 – 400 arası ziyaretçi geliyor yeter bize dedi sahibi. 10 oda için bizim orada bezdiğimiz saat dilimlerinde onlarca farklı insan aradı. Küçük bir otel için o kadar fazlaydı ki bu rakam, sahibi artık belli gün sayısının altında ziyaretçi kabul etmiyordu, fiyat konusunda pazarlığın önünden geçmiyordu. Bu yüzden de pırıl pırıldı otel, şeker gibi insanlara hizmet veriyordu.

Aynı şekilde orada yemek yediğimiz restoran sahibi interneti çok seviyordu. “Maşukiye yazan herkes bizi bilir” diyordu. Gerçekten de orada yediğim yemeğin fotoğrafını çekip internete attığımda bir kişi “aa Cansu orası” dedi ve tanıdı. Bu bana yeterdi.

Ama şuna tam emin olamıyorum acaba arama motoru her zaman Maşukiye’yi bildiği kadar bilecek mi her şeyi… Bu doğrulukta ve delikanlılıkta söyleyecek mi her şeyi? Paraya bulaşır mı işler ve parayı basan kötü ve pahalı otel beni müşteri yapmayı becerir mi?..

Şimdilik tatillerime Google birinci sayfa karar verecek. Sonrasına sonra beraberce bakalım…

Rating 3.00 out of 5
[?]
4 February 2010 at 12:49 - Comments

Candan politika yapıyor

Candan Erçetin şirin bir şarkıcımız… Yıllardır müzik piyasasının içinde. Genellikle menşei olduğunu düşündüğüm Rumeli yöresinden şarkıları apartıp güzel Türkçe sözlerle bizlerin aklına sokuyor, gerektiğinde Fransızca gerektiğinde Yunanca sözlerle bizlere sunuyor. Kendisi hiçbir tü kaka magazinsel haberin içinde şimdiye kadar yer almayarak önemli bir rekora da imzasını attı. Sertab kadar çok satmıyor ama ismi lazım değil manken taifesi gibi de rezilliklere imza atmıyor.

Yeni çıkardığı albüm, onun artık sıradanlaşan güzel şarkılarıyla bezeli. Ama içlerinden biri enteresan. Hiç Candan çizgisi değil. Aslında çoğu şarkıcının da çizgisi değil. Bayağı bildiğiniz Tayyib Erdoğan ve teranesi eleştirisi. Candan Erçetin sanki bilmiyormuş gibi başbakana hayvani benzetmelerle yaklaşmış. Çaktırmadan, içten içe karga diyor ona… Hem de ne karga… Hatırlıyor mu Candan kedi lafına bile içerleyen başbakanımız insanları mahkemeye verdi… (Sonrasında Tayyibler alemi karikatürlerine maruz kaldı ama olsun)

Şarkı ninni formatı ve ezgisiyle yazılmış ama bayağı bildiğiniz RAP yapmış Candan belki de istediği şeyleri bir dörtlükte özetleyemediği için… İnsanları uyusun ve büyüsüne kanan varlıklar olarak betimlemiş. Kargalar var ve bunlar gerici.

Göndermenin Tayyib’e yapıldığı nereden belli? Vallahi içinde geç en bütün öğeler, Osmanlı’nın bitişinden bugüne kadar olanları anlatıyor gibi duruyor bariz bir şekilde. Kargalardan kurtaran kişi gittikten sonra (karga kovalayan bir kurtarıcı hatırlayan var mı aramızda?) bir daha kanıyor köy kargalara…

Kapkara bulutların gelip yerleşmesi ve köylülerin bunu yaz yağmuru zannetmesi de bana çok bariz ilk büyükşehir belediyesi seçimlerinde bir kesimin kazanmasıyla bunun sebebini herkesin yazlıkta olmasına bağlayanları çağrıştırdı. Ve sonraki seçimleri… Ve sonraki seçimleri…

Sonrasında kargaların çalacaklarından medet umanlar da bir takım gazeteleri ve onun içinde yazanları getirdi aklıma. Niye böyle bir çağrışım oluştu bende hiç bilmiyorum. Vardır mutlaka bir sebebi. İsteyen istediği yerinden üstüne alabilir.

İşin enteresan yanı şarkı büyük bir karamsarlık içinde bitiyor. Hani şöyle olursa kurtuluruz böyle olursa aydınlığa çıkarız gibi bir mesaj yok. Bu anlamda mesaj kaygılı diyemeyiz şarkıya… Halkımın cahilliğini anlatıyor Candan, söz söylemek isteyenlere söz verilmediğinden yakınıyor. Ah be halkım sen ne zaman uyanırsın diyor ve bitiyor. Bu anlamda şaşırtıcı

Candan Erçetin iyi mi yapmış kötü mü bilemiyorum. Ama bakalım pop müziği az dinleyen kesim ne zaman bu eleştiriye uyanacak ve etraftakiler TRT’de program yapmış olan Candan’ı ne zaman bir takım kanallardan uyaracaklar…

Acaba diyorum… Candan bu şarkıya klip yapmak istese, kimin paçası yer sponsor olmaya… O zaman görelim bakalım karga kim, çoban kim, kim cahil kim görgülü…

Uyusunda büyüsün ninni
Tıpış tıpış yürüsün ninni
Dertlerini sürüsün ninni
Oğlum kızım uyusun ninni
Evvel zaman içinde kalbur saman içinde
Çok da uzun olmayan belli bir zaman önce
Çok da uzak olmayan çok güzel diyarın birinde
Bereketi dillerden düşmeyen bir köy varmış
Denizi de bilirmiş dalga bilirmiş bu güzel köyün insanı
Yağmurda yürür karda kayar ama güneşli günleri severmiş
Meze yaparmış bu köylüler iki kadehe tüm acılarını
Böylece birden unutuverirmiş geçmiş dargınlıklarını
Aslına bakacak olursan çok zenginmiş tarlaları
Ama nedeni bilinmez bu köylüler her daim fakir
Yokmuş galiba köydeki kargaların bunda bir etkisi
Böyle gelmiş böyle gidermiş
Ne de olsa alın yazısı
Dayanamamış biri sonunda kargalara baş kaldırmış
Hakkımızı yiyorlar diyip bütün köyü ayaklandırmış
Sonunda başa çıkmış köyü istila eden kargalarla
Ama kendisi de göçüp gitmiş tabii eninde sonunda

Uyusunda büyüsün ninni
Tıpış tıpış yürüsün ninni
Dertlerini sürüsün ninni
Oğlum kızım uyusun ninni
Ardından ağlamış köydeki herkes çok uzun yıllarca
Ağlarken ağlarken köy unutmuş kargaları tamamıyla
Üzülüp dövünüp dururken birden övünmeye başlamış
Ancak övünüp durduğu sadece hatıraymış
Günün birinde köyün üstüne kapkara bulutlar yerleşmiş
Kimse bulutları kargaların getirdiğini farketmemiş
Köydekiler yaz yağmurudur gelir geçer zannetmişler
Ama bu kara bulutlar kopacak fırtınanın habercisiymiş
Kargaların çalacağı emekten medet uman bazı kurnazlar
Köylüye ninniler söyleyip apaçık hedef şaşırtmışlar
Soytarısıyla yalancısı bu köyün bir gün gelmiş elele vermiş
Bildik beyaz camın içine girip siyah yalanlar söylemiş
Onların baktığı yerden bütün köy çok aptalmış
Çünkü aptal olmasalar böyle aldanmazlarmış
Değil mi ki bütün köy olana bitene ses çıkarmadan bakmış
O zaman başlarına gelenlere müstehaklarmış
Ah ne güzel ninniymiş bu cehalet
Herkes dalıp uyumuş niyahet
Top atsan uyanmazmış ne rehavet
E benim köyüme ee ee
Aslında köyün akıllısı çokmuş
Alimi dedesi filozofu çokmuş
Var diye bas bas bağırıyorlar ama hiç birinin söz hakkı yokmuş
Çünkü bilene düşünene yazana kargaların itirazı çokmuş
ve onlardan öğrendikleriyle kurnazlar herkesi uyutmuş
Güzel köyüm ne zaman uyanırsın
Bu duruma ne kadar dayanırsın
Sanma ki uyurken kazanırsın
Hadi köyüm ne zaman uyanırsın

Rating 3.00 out of 5
[?]
2 February 2010 at 15:48 - Comments