Kaybedene kadar anlayamazsın
Chris Anderson güzel bir insan. Wired gibi geleceğe en dikkatli bakan bir derginin genel yayın yönetmeni. Herkestsen daha uzağa bakıyor. Bazen Superman’in dünyada yaşaması için geçekten kaç kilo olması gerektiğini hesaplattırıyor, bazen iPhone’un geleceğine göz atıyor. Lütfetmiş Türkiye’ye gelmiş, ama tabii ki biraz şaşırmış.
Blogunda ve tabii ki Twitter‘ında Türkiye’ye geldik ama burada Youtube kapalıymış demiş. Başta sanıyorsunuz ki adam global hak ve özgürlüklerin peşinden koşacak, bizlere güzel bir yol gösterecek, birilerine hakettiği haddini bildirecek.
Hayır Chris oralı değil. Adam kendi canının derdine düşmüş. Bu kadar teknolojiyle iç içe yaşayan birinin Youtube’a giremiyor olmasını kabullenemiyor. Hayatımızda ne kadar çok gömülü video olduğunu kaybetmeden anlayamıyoruz diyor. İşin diğer tarafından bakalım: Eğer bu kadar uzun süreli ve etkin bir biçimde hayatından bir takım şeyleri kaybettiysen neyi kaybettiğini de anlayamıyorsun.
Geçtiğimiz haftalarda Almanya’da üç gün geçirdim dolu dolu, ama aklıma hiç “gireyim şuradan iki Youtube videosu bakayım” gelmedi. Chris’in Youtube’suz yaşamayı öğrenemediği gibi. İkimiz de farklı ve hatta taban taban zıt sebeplerden dolayı afallamış durumdayız. Bunu yapan Youtube mu, Google mı yoksa kim… O ayrı bir tartıymanın konusu.
Olaya psikolojik gözle baktığımızda ise hepimizin içinde öğrenilmiş bir çaresizlik var. Hani pireleri koyuyorlar bir kavanoza. Ağzını kapatıyorlar. Pireler zıpladıkça kafayı çarpıyor kavanozun kapağına. Bir süre sonra kapağı açıyorlar. Pireler zıplasa kaçıp gidecek. Ama zıplamıyorlar. Sadece kavanozun kapağının eskiden kapalı olduğu yere kadar zıplıyorlar. Çaresizler. Çaresizliği öğrenmişler.
Aynı bizim öğrendiğimiz gibi. Aynı Chris’in biraz daha kalırsa öğreneceği gibi…
No related posts.
Shortlink: