Nanoteknolojik bir futbol hikayesi

Bu hikaye, şu anda yazmakta olduğum Nanotanrılar kitabından bir bölümdür. Nanoteknolojiyle üretilmiş nanobotlar; insanlığın iyileşmesi ve daha iyi yaşaması için üretilmişlerdir. İnsanlar onları kontrol ettiklerini düşünmektedir. Günün birinde kontrolden çıkacaklardır. Ancak bu hikayenin geçtiği dönemde henüz kontrolden çıktıkları bulunmemektedir. Bu insanlık için bir sonun başlangıcı hikayesidir.


Artık nanobotların gelmesi için geri sayım başlamıştı. Üretim tüm hızıyla sürüyordu. Kimsenin alınmadığı kontrollü bir alandı üretimin yapıldığı yer. İnanılmaz bir şekilde korunuyordu. Üretim bitene kadar oradan çıkmama garantisi vermiş özel bir ekip operasyonu yönetiyordu. En baştan beri üretim aşamaları hep gözden geçiriliyor ve optimize ediliyor ancak belli bir sınırın üstüne çıkılamıyordu. Bunun sebebi bilim adamları tarafından bir türlü anlaşılamamıştı.

Büyük bir dünya haritası tasarlandı. Üretim ilerledikçe harita üstünde dünyanın ne kadarına yetecek kadar nanobot üretildiği gösteriliyordu halka.

Sanılanın aksine dünyada ilaç tüketimi durmamış, hatta patlama noktasına gelmişti. Özellikle vitamin gibi koruyucu ve geliştirici ilaçların üretiminde ve tüketiminde tüm zamanların rekoru yaşanıyordu. Görünen o ki halk en azından nanobotlar gelinceye kadar hayatta kalmak ve sağlıklı yaşamak istiyordu. Sigara ve içki tüketimi durma noktasına gelmişti. Sabahları büyük şehirlerde milyonlarca insan düzenli spor yapıyordu.

Atmosfere salınan zararlı gazlar, geri sayımın sonuna kadar durdurulmuştu. “Eğer insanlık bu kadar dikkatli olsaydı zaten bundan yıllar önce kendiliğinden ölümsüz olurdu” yorumunu yaptı Amerikan başkanı. Bu arada en radikal silah savunucuları bile artık bununla ilgilenmekten vazgeçmişti. Ölümsüz olunacaktı silaha ne gerek vardı…

Hırsızlık, gasp, adam öldürme gibi eylemler sonuna gelmişti. Artık kimsenin gözü kimsenin malında değildi. Nasıl olsa bir süre sonra istedikleri üründen istedikleri kadar elde edeceklerdi. Maldan yana kıskançlık diye bir şey kalmamıştı. Belki tek elde edilemeyecek şey arkadaşlık ve aşk gibi kavramlardı. Nanobotlar sevdiğiniz bir kadından bir tane daha yaratacak kapasiteye asla gelemeyeceklerdi. Bu yüzden de aşk ve kıskançlık cinayetleri bekliyordu insanlığı.

Ama uzun vadeli düşünüldüğünde ölümsüz bir insan için aşk denen olgunun yeri ve önemi ne olabilirdi? Şiir ve şarkılarda söylenen “seni hayatımın sonuna kadar seveceğim” cümlesini sınama zamanıydı şimdi. Sonu olmayan bir duygu var mıydı, olabilir miydi? İnsanlık bunu muhtemelen önünde uzanan 50 sene içinde sınayacaktı.

Yine konsorsiyum içindeki sosyologlar insanlığı bekleyen en önemli tehlikelerin başında “sıkıntı”nın, yapacak hiçbir yeni şeyi kalmamasının geldiğinin farkına vardılar. Var olan dünya düzeni içinde refah içindeki insanların çok uzun süreli yaşadığı ülkelerde bu soruna sıkça rastlanıyordu: İnsanlar intihar ediyor, farklı sapkınlıklara dalıyordu. Bu ülkelerde sıkıntı sorununun üstesinden gelinmesinin temel yolu olarak yarışma ve özellikle de spor müsabakaları gösteriliyordu.

Nanobotların gelmesini beklerken insanlık hiçbir zaman olmadığı kadar spor müsabakalarının peşinden koşmaya başladı. Çünkü sıkılıyor ve sabırsızlanıyorlardı. Üstelik spor müsabakalarının insanları birbirine yaklaştırıcı, barıştırıcı bir etkisi vardı. Bu yüzden bu etkinliklerin tüm masraflarını konsorsiyum karşılamaya başladı. Eskiden mahalli ortamda yapılan futbol, basketbol ve atletizm gibi aktiviteler haftalık bazda uluslararası ortama kaydırıldı. Yüzlerce yıllık gelenek bozuldu ve olimpiyatlar önce yıllık, ardından altı aylık periyotlara kaydırıldı.

Oyuncuların çok kısa bir süre içinde nanobotlar sayesinde ömürleri boyunca yaptıkları çalışmaların birkaç katı ilerleme gösterecek olmaları gerçeği yapılan aktivitelerin heyecanını azalttı. Yapılan her antrenmanda sporcular kendilerini enayi gibi hissettiklerini açık açık ifade ediyorlardı. Örneğin atletizmde artık rekor yoktu. Sanki amatör sporcular yanlışlıkla olimpiyatlara katılmış gibilerdi.

Yine de özellikle futbol gibi rakipleriyle göğüs göğüse mücadele verilen dalların oyuncuları seyredenlere keyif veriyordu. Bir çekişme vardı. Üstüne üstlük eskiden haftalarca beklenen uluslararası müsabakalar artık günlük bazda yapıldığından fanatik olmak çok kolaydı.

Futbolun yıllarca tek geçim kaynağı olduğu ülkeler için bu bayrağı hala taşıyor olmak bir gurur kaynağıydı. Robotlu veya robotsuz en iyi olacaklardı. Bunun için ayrı bir önem gösteriliyordu bu ülkelerin yaptıkları müsabakalarda… Hakem hafifçe kolluyordu o ülkenin takımlarını ve kimse buna sesini çıkarmıyordu. Ulusal onurun zedelenmesi, halklar arası birliği bozabilirdi. Bunun engellenmesi için de genellikle uzak ülkelerin nispi olarak zayıf takımlarıyla yapılıyordu karşılaşmalar.

Köklü bir İtalyan takımıyla zayıf bir Özbek takımı maç yapacaktı İtalya’da. Ülkeler arası lig usulü karşılaşmalar yapılırken aynı zamanda boksta sıkça rastlanan tarzda unvan maçları da yapılıyordu. Bir takım, diğerlerini yenince dünya şampiyonluğu unvanını ele geçiriyor sonra da unvanını korumak için farklı takımlarla maçlar düzenleniyordu. Bir takım diğerine karşı üç kez galip gelirse seriyi kazanmış sayılıyordu. Ancak arada bu takımlardan biri 4 farklı golle galip gelirse direkt olarak nakavt etmiş sayılıyordu ve diğer maçlara gerek kalmıyordu. İşte bu İtalyan takımının yapacağı maç dokuzuncu unvan maçıydı. Herkes İtalyan takımının daha ilk maçta dördün üstünde bir fark atacağına emindi. İstatistikler ve oyuncuların form durumu da bunu gösteriyordu.

Özbek takımı maçtan üç gün önce konsorsiyumun özel uçağıyla İtalya’ya indi. Futbolcular ülkelerinin ismini duyurmak aynı zamanda biraz görgülerini artırmak amacıyla gelmişlerdi. Kazanmak gibi bir düşünceleri yoktu. Dört farkın altında kalıp İtalyanları bir kez olsun ülkelerine getirtebilmek istiyorlardı. Ama kendilerini İtalya’nın büyülü atmosferine öyle bir kaptırdılar ki ne antrenman yapabildiler ne de hangi taktikle sahaya yayılacaklarını konuştular. Antrenörleri de konuya ilgisiz kalınca yenilgiyi maçtan iki gün önce kabullenmiş oldular.

Ancak çok ilginç olaylar bekliyordu Özbek futbolcuları: Maçtan bir gece önce çok erken saatlerde yatan futbolcular maç sabahı kalkamadılar. Unvan maçı akşam saatlerinde yapılacaktı. Alışveriş yapmak için son gün olduğundan sabah antrenmanı iptal edildi ve futbolcuların öğleden sonra 14:00’te lobide buluşmaları kararlaştırıldı. Toplanma saati gelince futbolcuların hiçbirinin gelmemesi antrenörü şaşırtmadı.

Saat 15:30’da futbolculardan hiçbirinin gelmemiş olması Özbek yöneticiler gibi İtalyan yetkililerde de panik havası yaşattı. Şehirdeki polislere futbolcuların eşkali verildi ama şehirde onları gören kimse olmamıştı. Neden sonra birinin aklına odalara bakmak geldi. Oda servisini yapanlardan futbolcuların hala uyuduğu öğrenildi ve herkes derin bir “oh” çekti. Futbolcular yataklarından çok zor kalktılar. Kaba bir hesapla yaklaşık 20 saattir uyudukları ortaya çıktı. Hepsi muayene edilirken maçın iptali gündeme geldi.

Maçın oynanmaması televizyon kanallarından seyirci kitlelerine ve İtalyan hükümetinin prestijine kadar birçok şeyi olumsuz etkileyecekti. Muayeneden sonra futbolcularda hiçbir sorunun olmaması herkesi sevindirdi. Zaten formalite havasında yapılacak bu maça çıkmalarında sakınca görülmedi. Ayrıca futbolcular çok hevesli görünüyordu maç yapmaya. Yaşananlar hasıraltı edildi ve kimseye anlatılmadı.

İtalyan seyirciler sahaya çıkan Özbek takımı centilmence alkışladı. Özbek takımındakiler hayallerini süsleyen İtalyan oyuncularla birlikte bol bol fotoğraf çektirdiler. İtalyan antrenör oyuncularına rakip takımı çok ezmemeleri uyarısında bulundu. Oyuncular bunun anlamını biliyordu: Şov yapacaklar, gollerini sıralayacaklar ve karşı takımı yenecekler ama aralarını da bozmayacaklardı. Sonuçta bu maç önemli değil, bir sonraki seride karşısına çıkacakları Brezilya takımı mühimdi. Kendilerini fazla hırpalamamaları gerekiyordu. Serinin ikinci maçı olmamalıydı. Açıkçası kimse Özbekistan’a gitmek istemiyordu. İlk yarıda 4 gol atılacak ve sonrasında fark korunacaktı. Prensip olarak 6 gollü farkın ötesine geçmek ayıp kaçardı.

Müthiş seyirci desteğiyle maça başlayan İtalyan takım inanılmaz tekniğini sahaya yansıttı. Maçın henüz ilk dakikalarında takımın prensi lakaplı santrforu şık çalımlarla ceza sahasına girerek ilk golü attı. Özbek futbolcular da dahil tüm stat onun bu golünü alkışladı. Golden yaklaşık üç dakika sonra, tecrübe kazanması için bu maça çıkarılan ve oldukça heyecanlı 17 yaşındaki geleceğin yıldızı futbolcu kendi takım arkadaşlarının ayağından topu aldı ve kendini göstermek için kaleye inanılmaz bir şut çekti. Kaleci, yapısından umulmayan bir refleksle topu çıkardıysa da futbol bilgisi oldukça zayıf Özbek defansı pozisyonu takip etmedi, genç İtalyan kalenin bir metre önünde tekrar topla buluşup topu kaleye yuvarladı. Ters tarafa yatmış olan kaleci yine inanılmaz bir refleksle oraya atladıysa da topu çıkaramadı.

Genç İtalyan golün sevincini taraftarlarla paylaştı ancak kendi yarı alanına dönerken birkaç Özbek futbolcuya el kol hareketi yaptı. Sahadaki ve televizyonları başındaki Özbekler buna gerçekten bozulmuşlardı. İlk yarının yirminci dakikasında aynı genç İtalyan kaleye yöneldi ve defansı geçtikten sonra bir gol daha attı. Aynı el kol hareketlerini tekrarlayınca bu sefer tribünlerden tepki gördü, antrenör bu hareketleri gençliğine vermedi ve onu değiştirmek için kenarda oyuncu ısıtmaya başladı.

Üçüncü golden sonra kaybedecek bir şeyi kalmayan Özbek takımı oyuncuları bir araya gelerek konuştular ve en azından terbiyesiz İtalyan’a gününü göstermeye karar verdiler. Akıllarından geçen onun pas almasını engellemekti, yoksa onun gol atmasını engelleyecek bir yol bilmiyordu hiçbiri. Oyunu başlattıktan sonra Özbek takımının en iyi oyuncularından biri topla kendi etrafında oynamaya başladı. Üstüne doğru gelen İtalyan orta saha oyuncularına topu kaptırmadan bir çalım atmayı düşündü ve inanılmaz kıvrak hareketlerle aralarından sıyrıldı. Yaptığı bu hareket tribünleri ve televizyonu başındakileri ayağa kaldırdı. Kimse o ana kadar bu hareketin böylesine çabuk bir şekilde yapıldığını görmemişti. Ardından sahayı enine kat etti. Bu arada üç rakibine daha çalım attı.

Arkadan yeterli destek gelmediği için ileri hamle yapamıyordu Özbek forvet. Sahayı bir kez daha enine kat etti. Kendi farkında değildi ama öyle bir şov yapmıştı ki İtalyan orta saha ve defansı hayatlarında ilk kez bu kadar komik duruma düşüyordu. İtalyan oyuncular kadar seyirciler de şaşkındı. Alkışlamakla yuhalamak arasında kalmışlardı. Özbek forvet bir sağa bir sola giderken kaleye yönelmeye karar verdi. Arkasında dört İtalyan olduğu halde koşmaya başladı. Kimse ona yetişemiyordu. Çalımlarla ceza sahasına girdi. İtalyan takımının en tecrübeli defans elemanı bunun yılın golü olmasını engellemek için ceza sahası içinde çift ayağıyla rakibinin bileğine hamle yaptı ama geç kalmıştı. Kalecinin şaşkın ve çaresiz bakışları arasında top üç direğin arasından geçti. Top kaleye girdiğinde İtalyan defans elemanının çift ayak tekmesi de Özbek futbolcunun bileğine gelmişti. En yakın Özbek futbolcu 25 metre gerideydi. Yine de herkes kemik sesini duydu.

Hakem golü vermek için orta alana koşarken kart vermeyi unutmuş veya bilerek vermemişti. Özbek futbolcular bir yandan sevinirken bir yandan da arkadaşlarının yanına koştular. Hakem ve diğer İtalyan oyuncuların tavrı onları çileden çıkarmıştı. Yerde yuvarlanan bir insandı. Bileği muhtemelen kırılmıştı. İtalyan defans oyuncusuna bağıran bir Özbek orta saha futbolcusu hakem tarafından sarı kartla cezalandırıldı. Bu haksızlık karşısında çileden çıkan oyuncu hakeme kendi dilinde küfürler savurdu. Hakem de ikinci sarıdan kırmızı kartı vererek Özbekler’i on kişi bıraktı. Takımdan beş kişi arkadaşlarının saha dışına taşınmasına yardımcı olurken kalan üç kişi hakeme bağırmaya devam ediyordu. Hakem bunlardan ikisini oyundan atmakta tereddüt etmedi. Üçüncüsünü atmamak için oradan koyar adımlarla uzaklaştı. Muhtemelen bir daha unvan maçı yönetemeyecekti.

Seyirciler kime nasıl bağıracaklarını bilemez haldeydi. Karşı takım mucize bir gol atmış, oyunculardan birinin bileği kırılmış, haksız yere sekiz kişi kalmışlardı. Üç kişi oyundan atıldıktan sonra oyunu rölantiye alan İtalyan takımı sessiz sedasız iki gol daha attı ve ilk yarıda istediği dört farka ulaşarak soyunma odasına gitti. Özbekler sinirden kuduruyordu.

Soyunma odasının en şaşkın ismi Özbek antrenördü. O telaşla sakatlanan oyuncusunu değiştirmeyi unutmuştu. Ancak soyunma odasında yatmakta olan arkadaşlarını görünce bunun farkına vardılar. Son on beş dakikayı 7 kişi oynamıştı takım. Soyunma odasında takımın ve sahanın en yaşlısı, 37 yaşındaki takım kaptanı herkesi çevresine topladı:”Sinirden kuduruyorum. Lütfen herkes hayatının maçını çıkarsın. Gördünüz istersek gol atabiliyoruz bunlara. Sizden bir mucize daha istiyorum. Bu adamlara bir gol daha atmazsak ülkeme dönmek bana ve sizlere haramdır…” Bu sözler karşısında antrenör şaşkınlıktan küçük dilini yuttu. Ama esas şaşırtıcı olay, o bağrış çağrış arasında sakat Özbek futbolcunun ayağa kalkıp arkadaşlarıyla zıplaması oldu. Kimse buna bir anlam veremedi. Demek ki ayağı kırık değildi.

Takım sahaya çıkarken İtalyan seyircilerden alkış aldı. İtalyanlar maça top çevirerek başladı. Özbek futbolcular 8 kişi, canla başla mücadele ediyorlardı. İkinci yarının dördüncü dakikasında topla buluşmayı başardılar. Beş futbolcu aynı anda aralarında paslaşarak hızlı hücuma çıktı. O ana kadar görülmemiş bir hızla gidiyorlardı. Eğer akıllı bir futbol yorumcusu, en arkadan çıkan oyuncunun hızını ölçmeyi aklına getirseydi, İtalya’da asrın dünya rekorunun kırıldığını görebilirdi. Eğer bu futbolcu 100 metre koşmuş olsaydı 7 saniyenin altına inebilirdi. Ama o atağın muhteşemliği arasında kimse buna dikkat edemedi. Yıldırım gibi inen çizgiye inen Özbek kanat oyuncusunun ortasına yerden üç metre zıplayan “ayağı kırık” forvet oyuncusu kafa attı.

Tribünler suskun, İtalyan takımı oyuncuları şaşkındı. Tecrübeli İtalyan antrenör gidişatın çok tehlikeli olduğunu görerek hücumdan oyuncu çıkarıp defansa yönelik üç oyuncu birden aldı. Ama Özbek takımı durmuyordu. Topu kendi sahalarında tekrar kaparak bu sefer altı kişi hücuma kalktılar ve bir gol daha attılar. Maçı alacaklarına inanmaya başlamışlardı. Sanki Tanrı, görünmez eliyle Özbekler’e yardım etmeye başlamıştı. Kaşla göz arasında, maçın bitmesine 15 dakika kala iki gol daha atarak beraberliği sağladı Özbek ekibi. Saha kenarında birbirine sarıldıklarında hakem gelerek üç oyuncuya daha sarı kart gösterdi. Ama Özbek ekip bu haksızlığı umursamadı bile. Onların kazanacak bir maçı vardı. Bitime on dakika kala sanki hiç maç etmemişçesine hızlı koşan Özbek ekibi bir gol daha attı ancak gol ofsayt gerekçesiyle sayılmadı. Tabii ki haksız bir karardı bu.

Bu arada İtalyan oyuncular rakiplerine inanılmaz tekmeler atmaya başladı. Oyun tekme yememek için hızlı koşan Özbeklerle iyice futbolu bırakan İtalyanlar arasında komik bir hale dönüşmüştü. İtalyan seyircilerin çoğu tribünleri terk etti. Korkunç bir tekme yiyerek yerde kalan Özbek futbolcudan açılan topu yine diğer orta saha futbolcuları alarak kaleye yöneldiler. Hakem o ana verdiği saçma kararlara bir yenisini ekleyerek faul düdüğünü çaldı ve maçı durdurdu. Orta sahanın hemen gerisinde durdurulan Özbek takımının sinirden kuduran defans oyuncusu herkesin şaşkın bakışları arasında topu kaleye vurdu. Yıldırım gibi giden top kaleye girdi. Stadyumda derin bir sessizlik oluştu. Sessizliği atışın yerinden kullanılmadığını “iddia eden” hakem bozdu. Defans oyuncusu topa bir daha vurdu, top bir kez daha kaleye girdi. Hakemin yapacak bir şeyi kalmamıştı, golü verdi.

Özbek takımı öndeydi. İtalyanlar kaderlerine razı bir şekilde oyunu başlattılar. Hakem düdük zoruyla İtalyan takımını kale önüne kadar getirdi. Kaleye doğru havalanan topun altında anlamsız bir penaltı verildi. Kaleci penaltıyı ve ardından karşı karşıya kaldığı iki oyuncunun çektiği şutları çıkardı. Topla beraber ileri çıkarak dört kişiyi çalımladı ve gol attı. Geriye kalan üç dakika Özbek takımının iki gol daha atması için yeterli oldu ve bir unvan maçı ilk kez 9-5 gibi bir skorla sona erdi.

İlk kez bir deplasman takımı İtalyan takımını evinde yenmiş; ilk kez bir deplasman takımı 9 gol atmış; ilk kez bir İtalyan takımı 4 fark yiyerek nakavt olmuştu. Tabii bunlara ilk kez orta sahanın gerisinden gol atılmış, ilk kez 8 kişilik bir takım rakibini yenmiş gibi şeyleri eklemek mümkündü. Ama maçın her saniyesi farklı bir ilke sahne olmuştu.

Maçtan sonra antrenör dahil tüm oyunculara apar topar doping kontrolü yapıldı ancak hiçbir sonuca ulaşılamadı. Özbek oyuncular ülkelerinde krallar gibi karşılandılar. Dünya basını İtalyanlar’ın yenilmesi ve Özbekler’in yarattığı mucize üstüne manşetler attılar. Ancak ortada insanüstü değil, insan ötesi bir durum vardı. Normal şartlarda insanların vücutları böyle çalışmazdı. Bunu kimse sorgulamadı, olayı bir noktadan minik robotlara bağlamak kimsenin aklına gelmedi.

Haydi halk bilgisizdi, bu organizasyonları tertipleyen konsorsiyum neredeydi? Ancak insanların akılları bir kez ihanet etmeye başlayınca hep böyle giderdi.

Bu sadece bir başlangıçtı. Ama bunu henüz kimse bilmiyordu.

No related posts.

Shortlink:

Posted by on 05/06/2010. Filed under Düşünü.Yorum, Oku.Yorum. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0. You can leave a response or trackback to this entry

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>