Ayan.Org

Sizin henüz bilmediğiniz bir şeyler…

MÜ-YAP yakında yatak odanızda…

Milliyet gazetesi masumane bir haber yapmış ve bundan sonra internetten korsan müzik indirenin hattı kapatılacakmış. Haberin içinde bunu biz uydurmadık Sarkozy icat etti aslında, aman da ne güzel olmuş bunun yapıldığı Fransa’da albüm satışları patlamış sanatçılar zengin olmuy göklere çıkmış gibi “haberi yukarı çekici” unsurlar var. Milliyet ve ona bu demeci veren MÜ-YAP muhtemelen çok memnundur haberin çıkış şeklinden…

Ama atladıkları bir nokta var bu gazetenin ve haberi okuyup “bu ne lan” demesi gereken onlarca insanın:

Müzik yapımcılarının meslek birliği olan MÜ-YAP, yaptığı yazılım yatırımıyla korsan müzik indiren kullanıcıları görebiliyor. Kullanıcıların IP adreslerini gören MÜ-YAP herhangi bir yasal düzenleme olmadığı için korsan müzik indirmeye müdahale edemiyor. Ancak MÜ-YAP müdahale edememesine rağmen geçen yıl test amaçlı olarak 100 kişiye uyarı mektubu gönderdi. MÜ-YAP Başkanı Bülent Forta, “Şu an bizim koruduğumuz içerikleri indirenlerin çok büyük bölümünü görüyoruz. Türkiye’de ADSL kullanım gerekçesinin yüzde 70-80’ini yasadışı müzik, film ve oyun indirenler oluşturuyor. Kalan yüzde 20’lik kısmı ise şirketler kullanıyor” diyor. Forta’nın verdiği bilgiye göre Türkiye’de yaklaşık 6 milyon ADSL abonesi olduğu dikkate alındığında 4.5 milyon abonenin yasadışı müzik, film ve oyun indirdiği anlaşılıyor.

Aferin Milliyet. Bir de adamların yaptığı milyonlarca dolarlık yazılım yatırımını övmüşsün. Peki düşündün mü bu adamlar aslında ne yapıyorlar? Adamlar bizi dinliyorlar. Ne yaptığımızı görüyorlar. Servis sağlayıcılar, devletin kurumları da buna alet oluyor.

Ne yaptıklarını türkçeleştirelim isterseniz: Bu adamlar sizin girdiğiniz internet sitelerini, arkadaşlarınızla sevgililerinizle yazışmalarınızı, baktığınız resimleri, politik fikirlerinizi, banka hesap numaralarınızı, şifrelerinizi… Kısacası her şeyinizi görüyorlar. Aralarından eğer korsan müzik indirdiğinizi belirleyecek olurlarsa buna müdahale ediyorlar. Ama korsan müziğe gelinceye kadar tüm datalarınızı görüyorlar.

Başta gazete ve gazeteciler olmak üzere örneğin devletin resmi kurumları buna sesini çıkarmıyorsa bunun için hepimizin suç duyurusu yapmamız gerekiyor.

Benim bir prezervatif fabrikam olsa, oradan birkaç koli özel prezervatif çalınsa, benim bunu bulmak için herkesin yatak odasına girip sevişirken ne taktıklarını görme hakkım var mıdır?

Cevabınız evetse sizi hemen MÜ-YAP’a müdür ve denetçi yapalım.

Cevabınız hayırsa siz de birilerine çüş demesi gereken insanlar listesine giriyorsunuz.

Rating 3.00 out of 5
[?]
20 January 2010 at 14:05 - Comments

Ajda Pekkan vs. Belkıs Özener

Ajda Pekkan, Belkıs Özener… Birisi batıyı biri ülkenin ta kendisini temsil ediyor. Birisi hala meşhur milyonlarca kaset yapmış albüm yapmış daha da yapıyor. Diğeri bu sıralarda eskilerde söylediği binlerce şarkıdan 15 tanesini bir albüme tıkıştırmış onu satmaya çalışıyor.

Ajda kendisi bizzat oynuyor filmlerde. Kendi sesiyle kendi saçı ve makyajıyla. Hiç de sırıtmıyor. Çünkü o zaten filmlerde oynadığı kadın. Batılı. Fransızca biliyor. O zamanın en gözde platin rengi sarı saçları var. Mini etek giymekten gocunmuyor. Umuru değil. O zaten biliyor.

Belkıs hanım ayrı biri. O hanım hanımcık bir eski İstanbul kadını. O kadar filmde sesi çıkıyor, Hülya Koçyiğit’in, Türkan Şoray’ın dudaklarını oynatıyor sesiyle. Asla kendi gözükmez. Bir filmde oynadığı görülmemiştir dersek yeridir. Kendine ait plakları yok gibidir. Ajda Pekkan gibi saate karşı boşanıp ayrılmamıştır. Mütevazı bir hayatı vardır. O da sarışındır. Bir dönem esmerdir ama çoğunlukla sarışındır. Ama platin rengi sarışın değildir.

Filmlerde seyrederiz onları. Hatta Sadri Alışık’ın Ofsayt Osman’ı canlandırdığı Şakayla Karışık filminde ikisi (Belkıs hanım Hülya Koçyiğit görüntüsünde olmak üzere) karşı karşıya gelir. Ajda kocasının rızasıyla para koparmak için Ofsayt Osmanla birlikte olmak isteyen biri, Hülya Koçyiğit ise namusuyla Belkıs hanımın sesiyle hasta kardeşine para kazanmak için şarkı söylemek isteyen akça pakça güzel bir kızdır.

Ajda da filmde şarkı söyler. Ama halkım nefret eder onun şarkılarından… Çünkü fahişe gibi kıçını sallaya sallaya söyler bir de poptur söylediği şarkı. Filmin temeli onun pop şarkılarını aşağılamak üstüne kuruludur. Pop kötüdür ve daima kazanır.

Özünde baktığınızda kazanmıştır. Belkıs hanıma bakın, Ajda hanıma bakın… Belkıs ismini duymuş kaç kişi tanıyorsunuz? Ya Ajda ismini duymamış?

Rating 3.00 out of 5
[?]
17 January 2010 at 17:00 - Comments

Tarihin en kötü kadınları – Jezebel

Üçüncü Şahsın Şiiri isimli eserinde şiirin alakasız bir yerinde “Jezebel kanlar içinde yatardı” der Attila İlhan. Şiir güzel ve duygusaldır. Kimse sorgulamaz kimdir bu Jezebel niye kanlar içinde yatar diye… Oysa adı İncil ve Tevrat’ta geçen bir kral karısıdır. Kanlarını köpekler içmiş, bütün zamanlarda lanetlenmiştir.

İsmi İzabel isminin de temelidir. Kelime anlamı Prens Baal mevcut demekmiş. Ama Hristiyan kültüründe asil olmayan anlamında kullanılmaya başlanmış. Bunun nedeni ne ola hemen bakalım…

Jezebel bir kral kızı olarak Ahab isminde bir kralla evleniyor. Ahab da İsrail’in en  ünlü krallarından birinin oğlu. Jezebel’in acayip acayip tanrılara tapınmak gibi kötü bir huyu var. Yağmur tanrısı, tarım tanrısı, fırtına tanrısı, su tanrısı gibi… Baal’e en çok tapmaktadır. Bütün İsrail ona tapsın diye millete çok kötü girer. İşkenceler yapar aç bırakır. Ama sonra kocası savaşta pisi pisine ölür. Onu da Sevmeyenleri camdan atar. Aşağı düşmekle kalmaz cesedini oradan geçmekte olan atlar paralar, cesedini köpekler kemirir, yer.

Dini açıdan yapmak istediğini kraliçe olarak tüm halka empoze etmeye çalıştığı için sevilmeyen bir semboldür. İncil’de daha sonra burada da inceleyeceğimiz birçok kötü kadın vardır ama Jezebel içlerinde en sevilmeyenlerinden biridir.

Bütün bunlara rağmen kültürel açıdan bakıldığında bu ikonun hep kötülüklerle anılmadığı dikkati çekmektedir. Bir bakarsınız feministler, erkek hegemonyasındaki din dünyasında önemli bir kadın değer olarak tanımlar Jezebel’i. Çok hoşuna gitmez tabii bu din ulemasının. Ama feministler onun fanatik dinciler tarafından öldürüldüğüne bakarlar. Onlar için olan odur.

Feministler gibi ateistler de onun fikir özğürlüğüne karşı çıkan dini görüşlüler tarafından öldürüldüğünü öne sürer. Ama aslına bakacak olursanız Tevrat’ta Jezebel’in en önemli eleştirisi, kendi pagan dinini ötekilere empoze etmesidir. Bu da ateistlerin tezini çürütür.

Attila İlhan’ın Üçüncü Şahsı’na bakmayan, çöp gibi hayırsız birine koşan ve sabaha kadar kalan kadın da olsa osla Jezebel olurdu… Şair budur.

Rating 3.00 out of 5
[?]
16 January 2010 at 23:43 - Comments

Gençlerimiz kurtuldu!

Gençlerimiz uzun zamandır büyük bir tehlike altındaydı. Çünkü Metin2 diye bir oyunvardı. Bu ücretsiz oyun gençlerimizin geleceğini tehlike altına alıyor, onların hayatlarını karartıyordu.

Erzurum’da 14 yaşında Musa adında bir gencimiz bu oyunun tuzağına düştü ve öldürüldü. Öldürülmesinin yegane sebebi bu oyun olduğu apaçık ortadaydı. Bu duruma devletimizin sessiz kalması elbette ki düşünülemezdi. Devletimiz de sessiz kalmadı zaten. Hemen harekete geçti.

Gaziantep Valiliği 24 Aralık 2009′da aldığı kararla ‘Metin 2′nin internet kafelerde oynatılmasını yasakladı. Valilik 1 Ocak’tan itibaren yasağa uymayanlara Kabahatler Kanunu uyarınca 143 TL para cezası verileceğini duyurdu. Yalova Emniyet Müdürlüğü de ‘Metin 2′ ve benzeri oyunların kafelerde oynatılmasına yasak getirdi. Müdürlükçe yapılan açıklamada, oyunun delici ve ezici silahlarla yapılan savaş görüntülerinin yanı sıra şiddet içerikli öğeler barındırdığının tespit edildiği belirtilerek, valiliğin oluruyla yasaklandığı bildirildi. Açıklamada şunlar kaydedildi: “Metin 2, 18 yaşından küçüklerin gelişimini olumsuz etkiler. Bu oyunun il sınırları içerisinde internet toplu kullanım sağlayıcı işyerlerinde oynatılması veya bilgisayarlarda yüklü olmasının yasaklanmasına karar verilmiştir. Bu işyerlerinde müşterilerin rahatlıkla görebileceği yerlere ‘Şiddet, pornografi, kumar ve uyuşturucu kullanımını içeren oyunların oynanması ve oynatılması yasaktır.’ yazısı asılmasına hükmedilmiştir. Belirtilen tedbir ve yasaklara uymayan kişi veya sorumlular hakkında fiilleri ayrı bir suç teşkil etmiyorsa İl İdaresi Kanunu, Kabahatler Kanunu ve İnternet Toplu Kullanım Sağlayıcıları Hakkındaki Yönetmelik’in ilgili maddeleri gereğince idari para cezası uygulanacaktır.”

Anneler babalar metin olun. Zira devletimiz bu gibi aksaklıklar çıktıkça bunların üstesinden gelecek, bunları yasaklayacaktır. Çocuklarımız sahipsiz kalmayacaktır. Bu ülkenin İnternet Toplu Kullanım Sağlayıcıları Hakkındaki Yönetmelikleri olduğu sürece daha çok çocuğumuz kurtulur.

Rating 3.00 out of 5
[?]
12 January 2010 at 17:52 - Comments

Hayat bir kabaredir

Yıl başından bir gün önce… Yaşadığımız her şeyin aslında bir kabareden ibaret olduğunu hatırlatmak için…

What good is sitting alone in your room?
Come hear the music play.
Life is a Cabaret, old chum,
Come to the Cabaret.

Put down the knitting,
The book and the broom.
Time for a holiday.
Life is Cabaret, old chum,
Come to the Cabaret.

Come taste the wine,
Come hear the band.
Come blow your horn,
Start celebrating;
Right this way,
Your table’s waiting

No use permitting
soem prophet of doom
To wipe every smile away.
Come hear the music play.
Life is a Cabaret, old chum,
Come to the Cabaret!

I used to have a girlfriend
known as Elsie
With whom I shared
Four sordid rooms in Chelsea

She wasn’t what you’d call
A blushing flower…
As a matter of fact
She rented by the hour.

The day she died the neighbors
came to snicker:
“Well, thats what comes
from to much pills and liquor.”

But when I saw her laid out like a Queen
She was the happiest…corpse…
I’d ever seen.

I think of Elsie to this very day.
I’d remember how’d she turn to me and say:
“What good is sitting alone in your room?
Come hear the music play.
Life is a Cabaret, old chum,
Come to the Cabaret.”

And as for me,
I made up my mind back in Chelsea,
When I go, I’m going like Elsie.

Start by admitting
From cradle to tomb
Isn’t that long a stay.
Life is a Cabaret, old chum,
Only a Cabaret, old chum,
And I love a Cabaret!

Rating 3.00 out of 5
[?]
31 December 2009 at 11:31 - Comments

Yeni Rakı’nın eski reklamı

Saf Türk içeceğinin özel sektöre devrinden sonra pazarlama çabaları büyük br hız kazandı. Yeni Rakı Türkiye’de Coca Cola kadar bilinen bir markadır. Coca Cola ismini telaffuz edemeyen vardır ama Yeni Rakı kelimelerini bilmeyen yok gibidir. Bu anlamda pazarlamasını nasıl yapar, insanlara bunu nasıl tanıtırsınız? Elbette zor bir iş.
Bu konuda yapılmış bir reklam var. Bu reklam söylenti o ki televizyonlar için çekilmiş ama yayımlanmamış. Şimdi internette viral canavarları tarafından viral etki yaratmak için dolaşıp duruyor. Yazı yazıldığı saatlerde öyle aman aman bir izlenme oranı yoktu (internet için büyük, marka için küçük bir izlenme oranı, 4000 civarı).
Reklamı yukarıda paylaştım ama yine de bir size anlatalım: Orta yaşın üstü bir abi, masada göstere göstere rakı içiyor. Masasına oturan bir adamla konuşuyor. Adam bir kızı istemeye gidecek. Adama evlilikle ilgili sevgi saygı üstüne akıl fikir veriyor. Müstakbel karınla kavga etme demeye getiriyor lafı, yutamayacağın lokmalar yeme diyor. Sonra birden ortaya çıkıyor ki konuştuğu kişi aslında kendi gençliği. Kendi yaptığı hataları yapmaması için gençliğini uyarıyor.
İnsanlın tüylerini diken diken eden bir reklam ama markanın tüylerini de diken diken etmesi gereken yanları var. Bunların neler olduğunu kötü kalpli bir bakış açısıyla reklamdan çıkardığım spotlar halinde size yansıtayım:
  • Yeni Rakı insanın evlilik hayatına olumsuz etkiler yapar
  • Alkol almak insanların evlilik hayatını bitirir bu reklamdaki evlilik de muhtemelen rakı yüzünden bitti
  • Alkolün halüsinojen etkisi vardır ve insanlara garip hayaller gördürür (İnsanlar normalde kendi gençlikleriyle konumazlar)
  • Rakı içerseniz yalnız olursunuz ve kafayı yiyip kendi kendinize konuşmak zorunda kalırsınız
  • Rakı, özellikle de Yeni Rakı bir eğlence değil hüzün içeceğidir.

Bu reklamı hayata geçiren marka ve onun reklam ajansı muhtemelen bu yönleri düşünmüştür. Reklam muhtemelen bu yüzden yaygın kanallarda vizyona girmeyip Facebook – Friendfeed ve Twitter üçgenine saplanıp kalmıştır. Ki bence hiç ortaya çıkmaması da yanlış değildir. Ama bu tutarlılık devam ettirilememiş reklam belki de “yapsak de güzel olur hadi yapalım be abi” diyen viral zihniyetli insanlar tarafından yayılmıştır.

İşte bu çok yanlıştır.

Rating 3.00 out of 5
[?]
23 December 2009 at 10:07 - Comments
Yaklaşım çok iyi Serhat abi...
23 December 09 at 10:45
abi dogrudur, mesajlar da dogrudur ;) alkol bütün kötülüklerin anası ve Yeni Rakı da alkolün babasıdır.. içmemeli içirilmemelidir ve fakat ...
12 January 10 at 18:22

Gerçeği yalnızca gerçeği söyleyeceğime…

Virüs gibi yayılan kampanyalara viral kampanya deniyor. Siz bir yerden taşı suya atıyorsunuz ve halkalar giderek büyüyerek çoğalıyor. Sorun şu ki… Halkalar yaratmak, virüsü yaymak, mesajı kitlelere duyurmak için yapmanız gereken şeylerin üst ve ahlaki sınırı yok.

Amaç mesajların kendini kopyalayarak, virüs gibi bölünerek çoğalmasıdır. Bu yüzden insanların bir başka yere göndermek isteyeceği güzelliklerden oluşmalıdır. Gören vay be demelidir. İçinde şirketin mesajını taşımalıdır. En önemlisi her pazarlama aktivitesi gibi müşterilerin ürüne bakış veya ürünün pazardaki satışında fark yaratması gerekmektedir.

Ancak ideale ulaşılmış mıdır? Şimdilik hayır… Türkiye’ye aynı reklamcılığın televizyonla birlikte geldiği ilk yılllarda yaşananlar tekrar etmeye başladı: Ortaya çıkan pazarlama aktiviteleri ürünü tanıtmak yerine tanıtımı yapan şirketi tanıtmaya başladı. “Hethöt.net şirketi sosyal medyaya şaane bi viral yapmış…” “Peki virali yapılan ürün ne… Dur dilimin ucunda. Neyse hatırlamadım…”

Sosyal medya kullanmaya zorla ikna olmuş şirketlerin kısıtlı internet bütçeleri işte birkaç kişinin özel tanıtımına alet edildi. Şirketler bunu hakediyordu aslında, çünkü kendilerine sunulan kampanyaları internetten arama zahmetine girmiyorlardı. Girip baksalar bu kampanyamsı aktiviteden birkaç tane daha olduğunu göreceklerdi. Gerçi milyon dolarlık reklam veren kocaman kocaman şirketler bunu yapıyor mu ki minicik viral bütçeli kurumlar bunu yapsın…

Ama lütfen geldiğimiz yere bir bakın: Bugün sosyal medyada kimse kimsenin söylediğine inanmaz hale geldi. Attığınız mesajlara aa ne güzel viral deniyor. Yabancı çobanın köyü yanrmış kimse inanmamış özdeyişi, çoban köyü yakınca hepimiz yakmış sayıldık şeklinde değişti. Bir yalancının varlığı köyün tamamını bozdu. Oldu mu? Olmadı.

Aklımda şahane bir fikir var: Twitter ve Facebook gibi ortamlara bir uygulama yazacak, kutsal kitaplardan koyacağım. Bu alanda doğru bir şey söylemek isteyen sanal olarak kitaplardan birine el basacak. Yine de yalan söyleyecek bunu da virale kullanacak olursa… Onu Allah’a havale ediyorum. Kelimenin her ve tüm anlamlarıyla…

Rating 3.00 out of 5
[?]
22 December 2009 at 17:01 - Comments

Hayatı oyuna getirmek…

Bilgisayarda oyun oynamamış olanlar yazının bu satırından sonrasını okumayı bıraksınlar gidip başka bir şey yapsınlar.

Bilgisayarda oyun oynayıncaya kadar hayatın ne olduğunu tam olarak anlayamamışım. Hayatı anlayıncaya kadar bilgisayarda niye oyun oynadığımı da tam olarak çözememişim.

Eğlenmek için oynamıyoruz, eğlenmek için yaşamadığımız gibi… Uzaktan baktığımız zaman yapmak zorunda gözükmüyoruz. Ama bir kez oynamaya başlayınca, içine girince görüyor ve anlıyorsunuz ki sonunu görmeden bırakamayacaksınız. gözleriniz kıpkırmızı oluncaya, uyuma isteğine yenilinceye, ya da sizin oynamanızı, yaşamanızı çekemeyen biri size bağırıncaya kadar oynayacaksınız. Bitirmek için değil, hırsınızı yenmek için. Sonunda size kimse ödül vermeyecek. Kimse oyunu bitirmek için, ölümüne yaşadığınız için size aferin demeyecek. Ama yapmak zorunda hissedeceksiniz kendinizi.

Keşke hiç başlamasaydım dediğiniz olacak. Ama bu oyunları tasarlayanlar o kadar akıllı ki böylesi zamanlara denk gelen bölümlerde önünüze daha kolay kademeler gelecek. Siz bir zaman kolayca ilerleyeceksiniz sanki hep böyle olacakmış gibi. Ta ki siz geri dönülmez noktaya gelinceye kadar. Siz o noktayı geçtiğinizde oyun yine sıkıcı ve zor olacak. Siz farkına bile varmayacaksınız. Kapılacaksınız.

Oyunu en garantili oynama yöntemlerinden biri zaman zaman kaydetmek. Eğer kötü bir şey olursa geri geleceksiniz ve kaydettiğiniz noktadan yeniden başlayacaksınız. Hayatın içinde bu var mı? Var fakat nedense yaşarken kendimizi güvenceye alacak, sonrasında aynı yerden başlayacak kayıt noktalarını kullanmıyor buna vakit kaybetmiyoruz. Bir de hangi isimle kaydettiğimizi bilemiyoruz. Mesela bazı kişi ve yerler var. Oraya gidersek onlarla olursak tazeleyeceğiz kendimizi. Ama hayır bu hakkımızı kullanmıyoruz.

Kaç hakkımız olduğunu bilmiyoruz. Kaç kez kaybedip yeniden başlayabiliriz bilmiyoruz. Bilsek ona göre daha cesur mu oluruz, yoksa temkinli mi onu bilmiyoruz. Bunun belli bir cevabı yok. Belki bu yüzden bize söylenmiyor. Sonsuz hakkımız olsun mu? Veya karakterimiz hiç yenilmesin mi? Böyle bir oyunu kim oynamak ister ki? Zevki çıkar mı? Fazla hızlı bitmesi kime yarar ki?

Oyun kademelerden oluşuyor. Çocukluk gibi kolaydan başlıyor. Aslında kolaydan başlamıyor rakipler kolay. Biz vurmayı öğrenene kadar azar azar geliyor zorluklar düşmanlar. Tam vurmayı öğrendik güzel silahlar aldık derken abanıyorlar üstümüze. Ne silahtan bir şey anlıyorsunuz ne vurmaktan… Bölümler hiç kolaylaşmıyor. Hep daha zoru. Size bir kez bile nefes aldırmıyor.

Ve her bölümün sonunda mutlaka bir bölüm sonu canavarı çıkıyor karşınıza. En zoru, en acımasızı bölümlerin sonunda geliyor size. Bir anlamda iyi oluyor bir sonraki daha zor bölüme geçmeden önce böylesine ölümüne bir savaş. Bir sonraki daha zor bölüm kolaymış gibi görünüyor size. Aslında bölüm sonu canavarı bir sonra gelecek bölümdeki normal kötülerden daha kolay oluyor. Ama bir şeyin sonunda geldiği için ona özel anlamlar yüklüyoruz. Bölüm sonu canavarı geldikten sonra bir umut kaplıyor içimizi üzülmemiz gerekirken: Yeni bir şey başlıyor! En azından bunu geçersem başlayacak. Ve umudumuzun üstüne füze, kurşun, tekme tokat… Elimizdeki herşeyle gidiyoruz.

Oyunda takıldığımız zor kademeler için hepimizin bildiği ya da bilmediği hile kodları var. Doğru zaman ve yerde bu kodları girdiğimizde ya bir hak kazanıyoruz, ya o bölümü geçiyoruz. Ama güzel bir şey mi bu? Hem oyundan zevk almıyoruz hem de oyun daha çabuk bitiyor.

Hayat oyun değil, ama hayat oyuna geliyor.

Rating 3.00 out of 5
[?]
22 December 2009 at 09:38 - Comments

Kızılderililer Mavi Kovboylar Helikopterli

Öncelikle kişisel duygularımı söyleyeyim: Seyrettiğim en ihtişamlı filmlerden biri. Bunu filmden çıktıktan 13 dakika sonra söylüyorum. İnanılmaz bir tad bırakıyor insanın ağzında. Bu kadar gerçekçi bir dünya yaratılacağını düşünemezdim. Filmin sonuna doğru bir dakika bunlar CGI diyebildim ve kendimi buna ikna etmek zorunda kaldım. Çok inanılmaz ince detaylar var filmde: Aslında varolmayan helikopterler havalanırken uçuşan şapkalar, 4 parmaklı yaratıkların arasında insan genine sahip olduğu için 5 parmaklı avatarlar. Büyük bir film. Üst üste 10 kere sıkılmadan seyrederim diyeceğiniz yapıtlardan.

James Cameron büyük adam. Çektiği küçük film yok gibi. Terminator, Aliens, Abyss (filmin düşük gişe yapması onu küçültmez), True Lies, Titanic… Yaptığı her şey çok büyüyor sinemaya farklı bir soluk getiriyor. Avatar da onlardan biri. Cameron’un amacı Titanic rüzgarının arkasından Avatar’ı çekmekmiş. Ama bir hesap kitap yapmışlar, 400 milyon dolarlık çekim maliyeti çıkmış. Hiçbir stüdyo bu işe girmemiş. Eğer girselermiş biz 1999 yılında bu filmi seyrediyor olacaktık. Sonra 2002 yılında Yüzüklerin efendisinde Gollum’u seyrederken “tamam ya bu teknolojiyle olur” ve CGI ile filmi kurgulamışlar. 230 milyon dolara malolmuş. Yapılmış en pahalı filmlerden biri. (Ben daha pahalısını bilmiyorum ama neme lazım diye biraz muğlak bir ifade kullandım) Filmin sadece yüzde 40′ı gerçek çekim gerisi bilgisayar.

Filmin çekiminden önce tüm ekibi HAvai’ye götürüp tropik bölgelerde kamp yaptırmış ki filmin atmosferini tadabilsinler. Dedik ya rahatsız bir adam bu yönetmen. Avatar içinrde paso eski filmlerine göndermeler var: Aliens’taki içine insanın girebildiği robotik araçlar, Abyss filminin ışıltılı uçuşan yaratıkları, Terminator aksiyonları ve tabii ki Titanic çekim planları.

Özünde baktığımızda filmin senaryosu uzaydan gelmiyor: Amerikalıların (veya hangi ülkedense onların) yeni kıtaya geldiğinde kızılderililere yaptıklarının tıpkı kopyası. Önce “medenileştirmeye” çalış, sonra adamları bir yere itekle, orada yeni kaynak bulursan üstlerine çullan öldür sonra başka yere itekle… Amerikan tarihinin tıpkı kopyası. Tek fark, burada kızılderililer mavi, kovboylar ise helikopter kullanıyor. Hatta filmdeki helikopterlerin adlarının valkyries olması, Apocalypse Now filmini öylesine çağrıştırıyor ki bundan kurtulmanın tek yolu ana gemide saldırı sırasında kahvesini yudumlayan komutanın aşağılık gülüşünü seyretmek…

Avatarlar bildiğiniz kızılderili. Saçları, takıları, çığlıkları, ata kuşa binişleri, dansları. Ama çok iyiler. Çok da iriler. Bunu normal insanların çevresindeyken anlayabiliyorsunuz.

Bu film böyle bitmeyecek. Bu bir üçleme. Yüz kişiyle bunları yaşarlarsa kilosu 20 milyon dolar olan madeni almaya gelecek orduyla neler yaşanır siz düşünün. Cameron çeker çekmez o ayrı. Ama çok gişe yapacağı, ABD film endüstrisinin uçacağı kesin.

Bu film Oscar alır. Ama size saçma bir beklentimden bahsetmek istiyorum: Eğer Akademi’nin poposu yerse, filmdeki yardımcı kadın oyuncu, kadın Avatar’a, Zoe Saldana isimli siyahi aktristin oynadığı sanal karaktere verirler Oscarı… Ama yemez. Bir sahne var babasının yaralandığını gördüğü. Oradaki ani ağlama krizi inanılmaz. Yönetmen sanırım böylesi durumlarda belli ediyor kendini.

Büyüksün Cameron deyip tekrar tekrar seyretmek düşüyor bize… Ben üstüme düşeni birkaç kez daha yapacağım.

Bu arada çocuklarınıza söyleyin çizgi film Avatar ile bu filmin alakası yok. Yakın bile değil.

Son bir not: Avatar sizin kullandığınız küçük resimlere verilen isim değil. Cennetten dünyaya inen anlamında kullanılıyor. Tanrısal varlıkların ete kemiğe bürünmüş hali. Hristiyanlığın birçok kesiminde Tanrı kastedilerek kullanılıyor.

Rating 3.00 out of 5
[?]
21 December 2009 at 02:24 - Comments

Streisand etkisi: Keşke yıldız olmasam!

Hani insanlar ünlü olamk için ortaya düşerler, kendilerini maymun ederler, oraya buraya saldırırlar. Ama ünlü olduktan sonra adlarının daha fazla çıkmaması için ekstra maymunluklar yapmaları gerekir. İşte tam anlamıyla bunu anlatan, şirket yönetimlerini de ilgilendiren bir yazı bu…

Streisand etkisi 2003 yılında ortaya çıkmış bir kavram. Barbra Streisand, evinde otururken bir de ne görsün? Fotoğrafçının biri evini çekip duruyor. Hemen ortalığı ayağa kaldırıyor ve siz ne hakla benim evimin resimlerini çekersiniz, benim namahrem evimin güzelliklerini nasıl halka açarsınız gibi sapkınlyık yoluna gidiyor. Ama orada da durmuyor, fotoğrafçıya ibret-i alem olsun babında 50 milyon dolarlık, o zamana kadar hiçbir paparazziye açılmamış büyüklükte bir dava açıyor. Eee Barbra bu, gaylerin kraliçesi öyle orta halli bir aksiyonla kalmayacağı belli.

Fakat olay beklenmedik bir biçimde değişiyor: Meğer fotoğraf çeken kişi paparazzi değil, çevre fotoğrafçısıymış. Kıyı boyunca 12 bin farklı fotoğraf çekmiş. O evi de öyle hasbelkader bulmuş. Mahkeme bu yüzden adamı doğal olarak suçsuz buluyor. Ama bununla kalıyor mu? Hayır. Tüm insanlar bu Barbra Streisand’in evi de ne enteresanmış, niye bu kadar saklanıyormuş acaba diyerek internette en fazla paylaşılan resim haline getiriyorlar. Böylece Barbra saklanmak isterken evini dünyanın en tanınan mekanlarından biri haline getiriyor, kendi adına bir kavram yaratıyor bir de üstüne maymun olduğuyla kalıyor.

Bu tip şeyler dünyanın farklı ülkelerinde farklı şekillerde yaşanıyor. Peki biz ya da kurumsal bir şirket olarak başımıza böyle bir olay geldiğinde ne yapmalıyız? Ali Saydam, eğer birisi sizi gay olmakla itham ediyorsa bunu “ben gay değilim” şeklinde gazete ilanlarıyla halka duyurmayın derdi. Haklı öyle ya da böyle gay algısının üstünüze yapışma ihtimali var.

Öncelikle mevcut durumun bir değerlendirmesini yapmak gerekiyor: Bir bakın bakalım acaba size karşı gelen algı gerçekten öyle büyük düzeylerde mi yoksa iki üç kişinin bildiği fazla yukarılara çıkmayacak bir şey mi? Çünkü gerçekten küçük şeyler için Streisand gibi bir bardak suda fırtına çıkarmak, sonrasında anlamsızca olayı büyütek istemezsiniz.

Olayın üstüne giderken orantısız güç kullanmayın. Unutmayın ki büyükler küçüklerle yaptıkları savaştan asla galip çıkamaz. Büyük çok feci döverse ayıp değil mi utanmadan küçücük rakibi dövüyorsun denir, küçük rakip yanlışlıkla size bir fiske atacak olsa kahraman ilan ediyir. Özellikle de bizimki gibi Akdeniz ruhu taşıyan ülkelerde kimse kuvvetli rakibi tutmaz. Bu yüzden eğer büyük bir yapıysanız büyüklüğünüzü başkalarının gözüne sokmamaya çalışın.

Gelelim verilecek mesajlara: Eğer yapılan işte parmağınız yoksa bunun kesinlikle ve öncelikli olarak duyurun. Eğer karşınızdaki size karşı kötü bir şey yaptıysa iletişimi karşıdakini ezme üstüne değil onun size verdiği zararı anlatma üstüne kurun. Streisand etkisine kapılmamak için olaya konu olan şeyi asla ön plana çıkarmayın hatta mümkünse unutturun. Bunun kolay olduğunu söylemedim söylemeyeceğim. Bunun için bu işi pazarlamacıya değil iletişimciye yaptırın.

Rating 3.00 out of 5
[?]
20 December 2009 at 12:45 - Comments